Bugünkü maçın kadrosu, ortaya konulan oyun, verilen pozisyonlar, hücuma çıkamayışlar umrumda bile değil... Bugün bakacağım tek şey puanın miktarıdır. Ben 1 bekliyordum, 3 oldu. Beşiktaş ama öyle ama böyle, Trabzon gibi bir deplasandan 3 puanı çatır çatır olmasa da, paldır küldür almıştır... Beşiktaş'ın ortaya koyduğu futbol, içsahada da, dış sahada da belli...08 Kasım 2009 Pazar
Çölde vaha gibi... Teşekkürler beyler...
Bugünkü maçın kadrosu, ortaya konulan oyun, verilen pozisyonlar, hücuma çıkamayışlar umrumda bile değil... Bugün bakacağım tek şey puanın miktarıdır. Ben 1 bekliyordum, 3 oldu. Beşiktaş ama öyle ama böyle, Trabzon gibi bir deplasandan 3 puanı çatır çatır olmasa da, paldır küldür almıştır... Beşiktaş'ın ortaya koyduğu futbol, içsahada da, dış sahada da belli...Her giden birşey götürdü...
06 Kasım 2009 Cuma
Bumerang
Beşiktaş’taki can sıkıcı durum devam ediyor. Tribün ile yönetim arasındaki uyuşmazlık, daha doğrusu ülkenin dört bir yanındaki Beşiktaş taraftarları ile yönetim arasındaki uyuşmazlık hat safhaya ulaştı. Wolfsburg maçında çıtanın bir kademe daha yükseldiğini gördük. Beşiktaş tribünleri 80.dakikaya kadar takıma destek verdi. Wolsburg’un 2. golü kıvılcımı çıkartan hadise oldu. “Yıldırım Demirören Yeter!”, “Gaziantep’e başkan olsana”, “Kadıköy’e maça gitsene” gibi gayet medeni tepkiler, yerini “Şerefsiz yönetim, Beşiktaş’ı mahvettin”e bıraktı. Dayak yemişti Beşiktaş taraftarı bundan birkaç hafta önce. Hem de kendi evinde, kendi tribününde… Kameralar çalışmadı, bunun hesabı kimseden sorulmadı, yapanın yanına kar kaldı… Peki, bunun geri dönüşü ya da tepkisi nasıl dile getirilebilir? Kimi kime şikâyet edecekti Beşiktaş taraftarı… Edilen küfrü meşru göstermek değil niyetim. Yazının devamı bunu anlatacak…“Efendim, kongreler var. İstemiyorsanız gidip oyunuzu vermezsiniz” deyip işin içinden çıkmak, sorunu daha çözümsüz hale getiriyor. Kongre 3 yılda bir yapılıyor, artı dayak yiyen, hakarete maruz kalan herkes kongre üyesi değil… “Git kongre üyesi ol, tepkini öyle göster” mi diyeceğiz, yönetimi beğenmeyen herkese…
Restleşmeler
Olaylara dönelim… Tepkilerin ardından Başkan kendini kaybetti. Ayağa kalktı, elle kolla, mimiklerle tribünlere hareket yaptı… Kendisini duyacak kadar yakın değildik. Rivayete göre “Hepinizi bitireceğim, Allah cezanızı versin” dedi… Dediğim gibi başkanı duymadık ama o hareketten sonra tribünlerin “S….. ol git Başkan” küfürlerini duyduk… Kapalı tribünündeydim. Aklım erdiğinden beri maçlara giderim, hiçbir Beşiktaş başkanına küfür etmişliğim yoktur, etmem, etmeyeceğim… Küfür, hakaret statların en büyük sorunu. Yanımızdakine, berimizdekine “Etmeyin, yapmayın” desek de nafile.
İşin sonu kötü yerlere gidiyor. Karşılıklı restleşmeler, toplu halde koyulan tepkiler, ardından gelen “Tribünleri temizleyeceğim” açıklaması… Oysa Başkan sağduyulu olmalı… Beşiktaş taraftarına küfür yakışmıyor tamam da başkana, bütün dünyanın gözü önünde, Şampiyonlar Ligi maçında ayağa kalkıp “Elle, kolla beddua etmek yakışıyor mu?” Başkan olmak soğukkanlılık ister, sabır ister, göğüs germek ister, sineye çekmek ister, böylesine bir maçta görmezlikten gelmek ister…
Tribünler pek farklı değil
Dün oynanan Fenerbahçe – Steaua Bükreş maçında Beşiktaş’a edilen küfrün haddi hesabı yok… Hem de nasıl küfürler? Direk “…… Beşiktaş” diye… Şimdi iki küfrü yan yana koyun. Bir tanesi başkana, bir tanesi Beşiktaş ismine. Başkana edilen küfürler toplumda bu kadar infial yaratırken, Beşiktaş ismine edilen küfürlerden zerre haber yok. Neden? Galatasaray – Bucaspor maçında, Ali Sami Yen’in kapalı tribünü maç boyunca Fenerbahçe’ye ağır küfürler etti. Aynı tribünün Adnan Polat’a küfür etmesi ile Fenerbahçe ismine, markasına, camiasına küfür etmesi arasında bir fark var mıdır?
“Fenerbahçeliler yahut Galatasaraylılar küfür ediyor, onlar kötüdür” demiyorum. Beşiktaşlılar da ediyor, Galatasaraylılar da, Trabzonsporlular da, Bursasporlular da… Özetle; bu ülkede küfür ediliyor. Ercan Saatçi ediyor, Sinan Engin hoş görüyor; Beşiktaş tribünü ediyor Sinan Engin ve onun gibi birçok kişi birçok laf söylüyor… Tabi ki söylensin ama herkese söylensin. Küfrün hoş bir şey olmadığı, umuma açık yerlerde, medyada, toplumda kimsenin kimseye küfür etmek gibi bir hakkı olmadığını konuşmak gerekir. Yoksa statta pozisyona kızarsın ağzından bir laf çıkar, evinde TV izliyorsundur ağzından bir laf çıkar. Bu belki doğal görülebilir ama alenen yapılması, kişinin acizliği ve söyleyecek adam gibi sözü olmayışındandır…
Yapılacak şey bu konuda çifte standart uygulamasının ortadan kaldırılması ve bu işlerin Beşiktaş tribününe hasmış gibi gösterilmesinin önüne geçmektir. Küfrün lokal değil, genel bir sorun olduğu gerçeğini gündemde tutmak gerekiyor.
“Hırsızın hiç mi suçu yok?”
Bir de başka çerçeveden bakalım. “Hırsızın hiç mi suçu yok?” denir ya hani, Ferrari transferinde Başkanı ve Ferrari’yi havaalanında karşılayıp, “Büyük Başkan” diye bağıranlarla, CSKA maçı dönüşü başkanın arabasına tekme atan kişileri yan yana koyun bakalım, ne demek istediğimi anlarsınız… Bu iş bumerang gibidir… Elinizden çıktığı anda, fırlattığınız noktaya, en fazla birkaç metre sapmayla geri dönecektir…
Başkan talep etmiş, kendisine küfür edenler tek tek tespit ediliyormuş. Büyük çoğunluğu edilmiş de. Kombineler iptal edilecekmiş, davalar açılacakmış. İyi, hoş da İnönü’nün bu velinimet teknolojisi sadece Başkan’ın hesabına mı çalışıyor? Bu kameralar herkesi tek tek görüntülüyor ise, Denizli maçının kabadayıları neden hala ortalıkta geziyor. Neden tespit edilmedi, neden işlem yapılmadı? Yoksa o gün kameralar çalışmadı mı? “Sana olursa adalet işler, taraftara olursa umurunda değil” mi sayın Başkan…
Hatalar kabul edilmeli
Ortada büyük bir kaos var. İçerdeki ilk maç Fenerbahçe maçı… Ortamı sakinleştirmek Başkan’a düşüyor. Bir grup taraftarın vereceği sükûnet sözü tribünü kontrol altına alamaz. Çünkü Beşiktaş taraftarı kontrol altına alınmaya çalışıldığında bir volkan gibi patlıyor. “Aleyhte bağırmayın” dedikçe tepkiler yükseliyor. Son maçlar göstermiştir ki, tribünde “Abi” diye tabir edilen kişilerin, tribün üzerinde sanıldığı gibi bir etkisi yoktur.
Başkan söyleyeceği sağduyulu iki cümle ile özeleştiri de yaparak tepkileri bir nevi dindirebilir. Kişilerle tek tek mülakat yapmak da mümkün olmadığına göre, tribünde bu tepki öyle ya da böyle olmaya devam edecektir. Topluluk psikolojisi böyle bir şey… Restleştikçe içinden çıkılamaz bir hal alır. Başkanın “İnceldiği yerden kopsun” deme gibi bir lüksü yoktur. Kendisine düşen küfrü kınamanın yanında, kendisinin de Beşiktaş taraftarı olduğunu ve Beşiktaş’ın iyiliği için mücadele ettiğini ama zaman zaman hatalar yaptığını söylemektir. Bu durumda küfür minimum seviyeye indirilebilir…
Son söz Beşiktaş taraftarına; dileğim, tepkilerin içerisinde küfür, hakaret olmasın… Çünkü 6 yıldır yönetim tarafından yapılan yanlışları hep beraber görüyoruz, takip ediyoruz… Hem, haklı olunan mevzuda haksız duruma düşmemek, hem de insanlığın gereği olarak küfür etmemeli, ettirmemeliyiz. Yanımızdaki bir Beşiktaşlı’nın sahaya yabancı madde atması kulübe nasıl zarar veriyorsa, küfür de öyle zarar veriyor.
Tepkileri yönlendirmek gibi bir niyetim yok ama bence en güzeli; “Yıldırım Demirören YETER!”
05 Kasım 2009 Perşembe
E otursaydın daha!
03 Kasım 2009 Salı
02 Kasım 2009 Pazartesi
Tü tü tü tü Maşallah...
Ankaragücü maçında, İsmail Soldan bindirdikçe "ooooooo", şutları attıkça "uuuuuuu" sesleri yükseliyordu sağımdan solumdan... Nazar değecek diye korktum... Neyseki ucuz atlattı... Sayın Hocam, 5-6 maç kesme şu adamı... Kendisinin 11'in değişmezi oldunu hissetsin... Bak gör kanat oyuncusu nasıl olurmuş... Bir maşallah daha gönderelim...
"Kahrolsun PKK" demek ırkçılık mıdır?
Turkcell Süper Lig, Hacı Baba Tekkesi'ne döndü... Usulsüz birleşmeler, ligden düşenler, çekilirim diyenler, maça çıkmama tehdinini savuranlar... Kimin eli kimin cebinde belli değil...Kafam Diyarbakırspor yönetimine takıldı... Galatasaray maçına çıkmayacaklarmış... Laf ola, beri gele... Var mı öyle bir babayiğit, ben tanımıyorum... Seve seve çıkartırlar adamı maça...
Gerekçe? Irkçı tezahüratlar ve aleyhlerine çıkan sarı kartlarmış? Aleyhine çıkan sarı karttan, maça çıkmama kararı alamazsın onu geçeceksin... Irkçı söylemlere gelince; ben hiç bir statta "Kahrolsun Kürtler, yaşasın Türkler" vb. şeyler duymadım. duyan varsa söylesin... Statlarda bağırılan "Kahrolsun PKK"...
Burada rahatsız olunacak konu, terör örgütüne benzetilmek olabilir. Ama görünen o ki, Dİyarbakırspor yönetimi, PKK'yla özdeşleştirilmekten daha çok, PKK aleyhine yapılan tezahüratlardan rahatsız oluyor...
Tamam, Dİyarbakırspor için dezavantaj oluşturabilir bu durum, çünkü orada ülkenin her yerinden futbolcu var... Ayrıca hepsi doğma büyüme Diyarbakırlı olsa da ne fark eder ki?
Takıldığım nokta, "Irkçı söylemleri!" gerekçe göstermeleri... "Kahrolsun PKK" demek, "Şerefsiz Apo" demek, ırkçılık mı?
Diyarbakırspor yöneticileri, "Bizi PKK ile özdeşleştirmeleri hoş değil" diye sitem etmiyorlar... Bunu yapsalar, haklı oldukları konuda, arkalarında destekçi de bulacaklar...
Diyarbakırspor seyircisini anlatmaya gerek yok... Dışarıdan stada kaldırım taşı fırlatıyorlar... "Atma" demek, çözüm değil... Yine atıyorlar... Orada yaşanan olaylar herkesin malumu... Önce bunu çözsün Diyarbakırspor yönetimi...
Bir çift lafımda Ziya Hoca'ya... Kendisini yakından tanırım... Bayram, seyran halini hatırını sorarım... Saygım sonsuzdur... Ama o da yanlışın içinde... Hakemlerin aleyhlerine çıkardığı sarı kartları bir yana bırakacak... Takımının 87. ve 90. dakikalarda yediği golleri seyredecek... Gollerdeki pozisyon hatalarına bakacak... Adam adama eşleşmeler yerli yerinde mi buna bakacak... Son dakikalarda yenilen gollerde kondisyon yetersizliğinin payı nedir bunu bulacak...
Yoksa bu ülkenin Diyarbakırla ne sorunu olacak? Fenerbahçe dediğin, ülkenin 3'te 1'i... Başkanı Diyarbakırlı... Beşiktaş dediğin keza öyle... Ocak'taki kongrede Diyarbakırlı Murat Aksu aday olacak... Hem de şansı oldukça yüksek... İki isim, toplamda belki de 30-40 milyon kişilik topluluklara başkanlık edecekler... Yani kimsenin kimsenin mensubiyetiyle, kökeniyle, inciğiyle, boncuğuyla işi yok...
Anlatmak istediğim, sürekli "Sorun var, bizi istemiyorlar, bizi küçümsüyorlar" diye çığırtkanlık yapanlar şapkasını önüne koyup düşünsün... Hoş bu yetilerinin olduğundan da şüpheliyim ya!
29 Ekim 2009 Perşembe
Bu meslek sahipsiz değil!
Herkes spor gazeteciliği yapabilir!.. Çünkü bu meslek, bilgi, birikim ve tecrübe istemez!.. En azından birileri öyle zannediyor... En başta da Cengiz Semercioğlu... Sevgili dostu Ercan Saatçi'nin yaptığı Hürriyet spor sayfalarını överken haddini aşarak "Ercan ve ekibi, futbolun birkaç yorumcunun tekelinde olmadığını kanıtlıyorlar" diyor... Yorumcu dediği de biz gazeteciler... Çünkü bu ülkede spor sayfalarını fi tarihinden beri gazeteciler yapıyor, tepeden inme gelenler değil. Aynı düşüncesizlikle hareket etsek bizim de "Televizyon eleştirmenliği üç-beş magazinciye kalmamalı!" dememiz gerekir... Cengiz kardeşe göre futbol, herkesin yorum yapabileceği, hiçbir bilgi ve tecrübeye sahip olmadan, belki maçı bile izlemeden oyunculara yıldız verebileceği bir alan... Bilgi, birikim, tecrübe, emek, habercilik, akademik kariyer, palavra!.. Binlerce öğrenci gazetecilik okullarında boş yere okuyorlar vesselam!..Okul out, sahne in!
Bu hesaba göre İletişim Fakülteleri'ndeki öğrencilerin kitabı, defteri bir kenara fırlatıp sahneye çıkmaları gerek... Ondan sonra da spor gazeteciliğine yatay geçiş yapacaklar... Yeni metod bu demek ki!.. Spor gazeteciliğine 40 yıl emek verenler bir kenarda dursun, liyakat çöpe atılsın, ne gam... Al bu kafayı yayın yönetmeni yap, sonra seyreyle cümbüşü... Misal, Beşiktaş'ın emektar malzemecisi Süreyya çok televizyon izlediği için Semercioğlu'nun yerine TV eleştirmenliği yapsın!.. Colin Kazım demokratik açılım konusunda baş yazı yazsın!.. İbrahim Üzülmez ekonominin nereye gittiğini yorumlarken; Hakan Balta, Birand'ın yerine ana haberi sunsun!.. Hasan Pulur'lara, Mehmet Barlas'lara, Hasan Cemal'lere, Emin Çölaşan'lara, Engin Ardıç'lara, Oktay Ekşi'lere, Bekir Coşkun'lara, Ahmet Altan'lara, Reha Muhtar'lara ne gerek var!.. Çağır iki türkücü, jön, üç manken al sana dev "gazeteci" kadrosu!
Bu kavgada ben varım
Kafa bu... Gazeteciliği herkes yapar!.. Yanlış anlaşılmasın, sanatçı dostların olayın şov tarafında olmalarının bir sakıncası yok... Ancak gazeteciliği topyekün sanatçılarla yapmak nerede görülmüş?.. Koca Hürriyet'in spor sayfasında gazeteci kalmadı... Her gün bir sanatçı manşette... Var mı böyle bir şey?.. Başkasını bilmem ama gazetecilik okulunda dört yıl dirsek çürüttükten sonra bu mesleğin (sayfa sekreterliği, muhabirlik, yöneticilik gibi) merdivenlerini adım adım çıkan ben isyanlardayım... Ardıma bakmadan da Nasreddin Hoca misali Timur'un karşısına çıkıyorum... Gerekirse tek başıma yürümeye de kararlıyım... Bana göre bizden sonra gelecek genç gazetecilere borçluyuz... Onlar için, bu kavgayı kimseden kormadan vermek zorundayız... Ben bu kavgada varım, ya siz?
28 Ekim 2009 Çarşamba
27 Ekim 2009 Salı
Hay senin karakterine...
Bunu yazmayı 2 gündür unutuyorum, gerçi biraz geç oldu ama olsun... "Arda ayağıma bastı" diyor... Ne utanmaz bir adammış bu ya... Bir de gözlerini sağa sola kaçırıyor YALAN söylerken... Fenerbahçeli arkadaşların da bir tepki gösterdiğini görmedim. Onlara da teessüf ederim...Bu oğlan bana öyle antipatik gelmeye başladı ki... Bu zamana kadar, "sessiz, sedasız işini yapıyor" diye düşünüyordum. "Ensesine vur, ekmeğini al" izlenimi veren bu terbiyesiz, artık sezon boyunca benden nasibini alacak....
Bu ne pişkinlik yahu... Göz göre göre YALAN söylüyor adam ve Allah'ın kulu bu adamı utandırmak için üstüne gitmiyor...
Bravo! Böyle devam edin... Ahlaksızlığa göz yumun...
Not: Gelen küfürlü yorumlar üzerine... Önce şunu söyleyeyim, Fenerbahçe ya da Galatasaray kazanmış benim için farketmez... Çocukken Galatasaray tarafından elimizden laınan şampiyonlukların acısını çok yaşadım... Yani Fenerbahçe düşmanlığım filan yok... Şu olaya çok kızdım... Ekrem Dağ da söylese, Toraman da söylese aynı tepkiyi verirdim... Söylediklerim arasında bir kelime iftira var mı? Fener medyasının şakşaklarına alışkınsınız tabi... (Yorumlarda küfreden arkadaşlara söylüyorum) Ercan Saatçi'nin böyle bir konuyu size ulaştırması pek mümkün değil... Siz de böyle devam edin! Bravo... "Fenerbahçe bütün noksan sıfatlardan münezzehtir" demeyen kişileri okumayın kardeşim bu kadar zorunuza gidiyorsa... Yine söylüyorum, lafım yazıyı eleştirenlere değil, şahsıma küfredenlere...
Bayanlar burada, yönetim nerede?
Beşiktaş Cola Turka Bayan Basketbol Takımı, 25 Ekim Pazar günü sezonun ilk maçında Panküp Kayseri Şeker’i ağırladı. Akatlar Cola Turka Arena’daki mücadele Beşiktaş’ın 69-64’lük üstünlüğü ile sona erdi.Maç boyu geriden geldi Beşiktaş Cola Turka Bayan Basketbol Takımı… Son periyotta arka arkaya bulduğu basketlerle maçı kazandı. Buraya kadar her şey güzel… Yalnız salonda dikkat çeken ve güzel olmayan bir şey var. Maçta BJK yönetim kurulundan hiç kimse yok… Basketbol Şubesinden Sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi Şeref Yalçın’ın yerinde yeller esiyor… Beşiktaş’ın bayan basketbolcuları sezonun açılış maçında, kendi evinde seyircisinin önüne çıkıyor. Neredesiniz Sayın Şeref Yalçın? Daha önemli ne işiniz vardı acaba?
Her fırsatta Akatlar’a taraftarın gelmediğini söylüyor, sitem ediyorsunuz. Sormazlar mı adama, “Kendiniz gelmiyorsunuz, taraftara ne diye kızıyorsunuz?” diye… Ayrıca ulaşımı çok zor olan bir bölge olmasına rağmen, Akatlar’daki maçların kemik bir izleyicisi vardır.
Yaptıklarınız da, yapmadıklarınız da dikkatlerden kaçıyor zannetmeyin. Beşiktaş taraftarı, amatör branşların sezon içerisindeki maçlarında göremediği yöneticilerinin, geçen sezon hentbol takımının şampiyonluk maçında olduğu gibi, başarıyı sahiplenmek adına tribüne gelmelerini ister mi zannediyorsunuz?
"Taraftar özür dilesin"... Doktor olmuşsun ama...
Wolsburg maçı sonrası, Yıldırım Demirören'in listesinde olmasına kesin gözüyle bakılan Prof. Dr. Mete Düren, basına demeç veriyor;"Bu maç ele-güne Beşiktaş`ın sanıldığı ve iddia edildiği kadar bitik, erimiş bir takım olmadığını gösterdi. Moralle kucaklandığı zaman bizi gücendirmeyecektir Beşiktaş. Taraftar bu gece gitsin havaalanında kendini affettirsin. "
Sonra Fabian Ernst geliyor basının önüne;
"Birinci yarı durgun ikinci yarı daha iyiydik. Ama evimizdeki maçlar bizim için çok önemli. Her maç çok önemli ama biz 7 puan alıp çıkacağız. Her zaman elimden geleni yapıyorum. Taraftarlarımız için elimden gelen her şeyi yapıyorum."
Ernst taraftara, taraftar da Ernst'e istediğini veriyor...
Belli ki Mete Düren de bilmiyor ne olup bittiğini... Sırçaköşklerden Beşiktaş'ı izlemek, kulübe dahil olmak güzel olsa gerek... Tribünü, taraftarı karşı tribünden izlemekten başka marifeti olmayan isimlerin, mevcut durumun sorumlusu olarak taraftarı göstermesi de manidar... "Bilgisiz yorum" diyorlar bunun adına... Taraftar gidip özür dileyecekmiş... Ne için? Takımı, hocayı değil, yıllardır zulme dönüşen yönetim anlayışını protesto ettiği için... Bir kongre üyesi olarak Mete Düren bu yönetimden memnunsa -ki memnun görünüyor- diyecek tek bir söz kalıyor... Vali ile babası arasındaki diyaloğu bilirsiniz...
Vali olmuşsun ama....
26 Ekim 2009 Pazartesi
3 yanlış, 1 doğruyu götürmüyor, ama...
Eskişehirspor maçındaki 3 puanın değerini anlatsam 3 sayfa yazı yazmam gerekir... Beşiktaş'ın 90 dakikayı aşağı yukarı aynı seviyede çıkarıyor olması güzel. Almanya'daki kora kor maçın dönüşünden 3 gün sonra ayakta kalmayı başarmak güzel... Çok fazla olmasa da, girilen pozisyonların hazırlanışı gayet güzel... Ortada 1 doğru var, o da Beşiktaş'ın kazandığı 3 puan...Maçta canımızı sıkan şeyler de oldu. Bunlardan bahsetmeden geçemeyeceğim...
1- Sevgili Ekrem, golü atmadan gösterdiğin sevinç hoş değildi. Senin iyi niyetini biliyoruz ama rakiplerin hatasını alaya alma gibi bir izlenim de oluştu... Bu hareketi siyah-beyaz forma altında bir daha yapmamanı dilerim...
2- E, be Nihat... E, be Nihat... Takımın en Beşiktaşlısı sensin... 3'e 1 pozisyonda yaptığın hareket, gurbet ellerde "Biz"i unutup, "Ben"e angaje olduğunu gösterir gibiydi... Batuhan'ı anlarım da, seni anlamam mümkün değil böyle bir pozisyonda...
3- Sevgili Hocam, İsmail Köybaşı'ndan vazgeçmen doğru değil... Böyle davranırsan, senden sonra gelecek hoca da, o bölgeye istikrarlı bir transfer isteyecek... sakatlığı yok, cezası yok... Sezon başından beri kesmeden oynatsaydın bugün İsmail'i konuşuyor olacaktı kamuyou... İbrahim Üzülmez'in ortaları yine ömrümden 3 ay götürdü Eskişehir maçında...
23 Ekim 2009 Cuma
Deveye boynun eğri demişler...
BJK Divan Kurulu Başkanı Yalçın Karadeniz konuşmuş... Oyunun 2. perdesi... Biri ortaya birşey yaptı, bu da sıvıyor..."Beşiktaş seyircisini temizlenecek bir pozisyon içerisinde görmüyorum. Protestolar yaparken demokratik haklarını kullanıyorlar ama arada bazı nifakçılar olabilir. Farklı noktalara getirmiş olabilirler. Beşiktaş, seyircisi, futbolcusu, taraftarı yönetimiyle bir bütündür. Bir bütünlük içerisinde 'Bir tarafını temizleyeceğiz, bir tarafını şöyle yapacağız' şeklinde sözler söylenemez. Beşiktaş seyircisinin temizlenmeye ihtiyacı yok. O tribüne gelen art niyetli insanların alınmasına ihtiyaç olabilir. Ben bile bazı art niyetli kişilerin lehte tezahürat yapanları hırpaladıklarını duydum. Çirkin şeyler bunlar."
Bu işleri bırakacaksınız Sn. Yalçın Karadeniz... Siz bulunduğunuz makama saygı göstermiyorsunuz ki, biz size saygı gösterelim... Divan Başkanı seçildiğiniz ilk günü hatırlıyorum. Kürsüden şöyle konuşuyordunuz; "Beşiktaş'ın boşa harcanan kör kuruşunun hesabını soracağım"... Ne oldu? Çok mu tatlı geldi koltuk? Bal mı dökmüşler yoksa koltuğa? Değil mi? BJK Divan Kurulu Başkanlığı... Siz de haklısınız... Bal dök yala...
22 Ekim 2009 Perşembe
Sinan VA(rdar)KASI
Sinan Vardar… Beşiktaş’ta bir dönem yöneticilik yapan ve öz kaynak düzeninden sorumlu olan eski yönetim kurulu üyesi… II. Demirören döneminde yönetimde yer almayan Sinan Vardar’ı, bu dönem içerisinde televizyon ekranlarında, gazetelerde, muhalif toplantılarda, panellerde, kısacası Demirören aleyhine konuşulan her yerde, en ön saflarda gördük… Kendisini, Yıldırım Demirören’in yönetim şeklini yerden yere vururken bizzat kulağımızla dinlemişliğimiz vardır…Malum, kongre sürecine girildi… Rüzgâr bir sağdan esiyor, bir soldan. Birçoklarını içine çekti kongre hortumu… Sinan Vardar da bu isimlerden bir tanesi. Kongre rüzgârının içerisinde bir o yana savruluyor, bir bu yana… Bugünlerde kendisi Yıldırım Demirören’in safında, hem de en büyük muhafızlarından…
Son dönemde tribünde yaşanan tatsız hadiselere baktığımızda kendisinin adı geçiyor, hem de hiç hoş olmayacak, kendisinden beklenmeyecek şekilde… Biz kendisini farklı tanırdık, ya da tanıdığımızı zannederdik…
Şimdi size Sinan Vardar’ın dünkü maçla ilgili, bugün Takvim Gazetesi’nde yazdığı yazıdan birkaç kesit aktaracağım… Yazının bütününü de bulup okuyabilirsiniz…
"""Volkswagen Arena Stadı`nda sanki Beşiktaş`ın üstünden kara bulutlar dağılmış gibiydi.
Maçtan evvel Sayın Ferit Şahenk bir yemek verdi... Yemeğe, Başkan Yıldırım Demirören ile yöneticiler başta olmak üzere, Çalık Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Çalık, Fenerbahçe Yönetim Kurulu Üyesi Cihan Kamer, Serdar Bilgili, Hasan Arat, Ethem Sancak, Fikret Orman, Celal Kolot, İsmail Ünal, Reha Muhtar, Erhan Kamışlı, Zafer Yıldırım gibi seçkin isimler katıldı...
Bu davet camiada bir anda birlik beraberlik havasının esmesini sağladı. Bu birliktelik sahada da etkisini gösterdi.
Siyah-Beyazlılar birlik ve beraberlik olunca neler yapabileceklerini Almanya`da aldıkları 1 puanla gösterdiler ve Devler Ligi`ne yeniden tutundular."""
Yani Sayın Sinan Vardar, hani şu Demirören yönetimine demediğini bırakmayan, başkanlığa adaylığını koyacağını söyleyen, bundan 7-8 ay önce “Bir hafta daha bekleyin, Beşiktaş’ı yönetmeye talip yeni ismi açıklayacağız” diyen Sinan Vardar, Wolfsburg’da alınan beraberliğin nedenini, yukarıda saydığı isimlerin bir araya gelmesi olarak gösteriyor…
Ne kadar güzel… Madem işe yarıyor, bu grup her BJK maçından önce bir yerlerde buluşup yemek yesin, hem ligi alalım, hem Şampiyonlar Ligi’nde final oynayalım… Sırf, başkanın yanında yer almış olmak için, “belki yeni yönetimde yer bulurum” anlayışıyla yapılan bu manevraları bizim anlamamız mümkün değil… Bu mudur Beşiktaş altyapısının teslim edildiği, belki ileride de teslim edileceği anlayış…
Tabi, insan dönem dönem farklı düşünebilir, değişebilir, gelişebilir… Ya da şartlar kişiyi farklı düşünmek, farklı hareket etmek durumunda bırakabilir. İnsan sabit bir varlık değildir, tekemmül edebilir, etmelidir de… Yalnız şu kısa sürede Sinan Bey’in farklı düşünmesini gerektirecek, başkana ya da başkanın yönetim anlayışına yaklaştıracak ne oldu ki bir anda farklı düşünmeye başladı. Biz de camiada olup biteni takip etmeye çalışıyoruz ama maalesef yönetim anlayışında zerre kadar ilerleme göremedik… Peki, başkanda bizim göremediğimiz ama sizin gördüğünüz ve değişmenize neden olan hangi gelişimler var Sayın Sinan Vardar?
Ergin Aslan
Betonarme kadronun konsantrasyonu…
Evet, başlığın biraz zorlama olduğunun farkındayım. Anlatmak istediğim, yetenekleri sınırlı bir kadronun, iyi konsantre olarak bu eksikliğini giderebileceğidir. Tıpkı, dün Beşiktaş’ın yaptığı gibi…Maç öncesi tek korkum, Beşiktaş’ın erken gol yemesiydi… Bu ihtimal gün boyu kafamı kurcaladı ve Mustafa Denizli’nin işi gücü bırakıp, ilk 20-25 dakikayı dengeli götürmeye kafa yormasını bekledim… Wolfsburg’un kalburüstü bir takım olmadığını ben de biliyordum ama, baş belası bir hücum hattına sahip oldukları yadsınamazdı… Bundesliga’nın geçen sezon en fazla gol atan iki oyuncusu Grafite (28) ile Dzeko (26) ve onların arkasında oynayan Bundesliga’nın asist kralı Misimoviç…
“Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” düsturundan yola çıkarsak, bu hücum gücünü daha fazla yazıp çizmeye gerek yok… Neyse ki korkulan olmadı… Hızlı başlayıp, etkili gelmeye çalışsalar da, Beşiktaş’ın konsantre oyunu, hata ihtimalini en aza indirdi…
Oyuna Beşiktaş açısından bakacak olursak, sorunun hep aynı olduğunu görüyoruz… Kapasite… İbrahim Kaş, İbrahim Üzülmez, Bobo, Tello, Nihat, sonradan giren Nobre, Uğur İnceman… Yani takımın belli bir kapasitesi var. Bunu görmezden gelemeyiz. Mevcut kadrodaki isimlerin en iyi olduğu maçlarda bile neler yapabileceğini, güçlerinin, kapasitelerinin nelere yetebileceğini biliyoruz. Yani sınırlı… Beşiktaş’ta “Ne zaman ne yapacağı belli olmaz” dediğimiz bir oyuncu var mı? Belki Tabata, belki Holosko… Onlar da belki… Yani maç izlerken çok hayıflanıyorum, çok söyleniyorum ama bir yandan da düşünüyorum, hepsi bu, olan bu, olacak bu… Beşiktaş’ın tek çaresi, en uyumlu oyuncularını takım haline getirmek ve takım anlayışını olabildiğince üst seviyede sahada göstermek… Sergen’siz, Alex’siz, Hagi’siz kadrolar betonarmedir. Hamur ile oynadığın gibi evirip çeviremezsin… Çünkü yapabileceğin pek bir şey yoktur… Belki biraz zımpara…
Maçla ilgili söylenecek şeyler de 3 aşağı, beş yukarı aynı… Maçtan önce Wolfsburg forvetlerinden ürken ve 1 puana fit olacak olan ben, maçtan sonra, son 15 dakikada kaçan 3 puana hayıflanan bir duygu karmaşası içerisindeyim…
Ergin Aslan
20 Ekim 2009 Salı
Issız Adam ve İşsiz Adam
Fabian Ernst, Beşiktaş orta sahasının Issız Adamı... Çünkü Beşiktaş, forvet hattıyla, savunma bloğu arasında 50 metre mesafe olan bir takım... İlerideki 4'lü grup, bırakın orta sahada pres yapmayı, orta sahaya yüzlerini dahi dönmüyorlar... Son maçta Toraman'a biçilen görev de farklıydı, her ne kadar Ernst'in yanındaymış gibi gözükse de... Maç boyunca markaj yaptı Kasımpaşa'nın hızlı adamlarına, bu da maçı stoper mevkiinde geçirmesine neden oldu... Hal böyle olunca orta saha, Serengeti çölü görüntüsü verdi... Ve ortalarda çırpınıp duran bir adam, bir "Issız Adam"... yalnızlığın beraberinde gelen yorgunluk, sinir, stres... ve sonuç, gerke yokken 2. sarıdan kırmızı kart...Fotoğrafın diğer objesi... Sayın Başkan Yıldırım Demirören... Diyor ki;
- Ben Beşiktaş'a yeniden başkan olmak için kongrede aday olacağım...
Diyorlar ki;
- Hadi git, işin yok mu senin ya?
- Yoookk, diyor... "Ben İşsiz Adamım..."
19 Ekim 2009 Pazartesi
Bjkbloglar.com
Blog aleminin sayılı Beşiktaş'lı bloglarından haberdar olmak artık daha kolay. Bir fikir-düşünce eyleme dönüştü ve Bjkbloglar.com yayın hayatına başladı.Haydi o zaman Omuz Omuza...
Katılmak için info@bjkbloglar.com'a mail atmanız yeterli.
Tabi ki esas koşul Beşiktaş ile ilgili bir içeriğe sahip olmaktır.
............................
Emeği geçen arkadaşların, emeğine sağlık... Artık hep beraber buradayız...
Alnımdaki yazım...
Sene 1993... Ortaokul 2. sınıftayım... Gündüzleri okula, akşam üstleri de, Yeni Açık bilet parasını çıkarmak için Peder'in atölyesine çalışmaya gidiyorum (2000 yılına kadar böyle devam etti)... Beşiktaşlılığımızı sadece sınıfta değil, okulda konuşturuyoruz... O kadar ki, eğer haftasonu yenilmişsek pazartesileri İstiklal Marşı için sıra olduğumuz sırada, diğer sınıflardan sokulan laflara muhatap oluyoruz... Tabi galip gelmişsek, bir başka okuyoruz İstiklal Marşı'nı...Sınıfın bir diğer Beşiktaşlısı ise Şişko Ahmet... Zaten 3 Beşiktaşlıydık, Şişko Ahmet, Ganyan Sedat ve ben... Maçlara da bu üçlü giderdik... Şişko Ahmet sınıfın diğer ucunda, duvar dibinde otururdu. Ben ise bir ucunda, cam kenarında... Millete gına getirmiştik karşılıklı tezahüratlarla... Siyaaaah - Beyaaaaaz çekmeye başladığımızda milletin nefretini biraz daha kazanırdık...
Sınıftaki karambolden, gürültüden faydalanıp, avazımız çıktığı kadar yaptığımız Beşiktaş tezahüratları, dönemin ünlü matematikçisi Atanut Kaya'nın kel kafasını sinirden kıpkırmızı yapardı. Bir gün dayanamadı, Ahmet ile beni ayağa kaldırdı, laz şivesiyle; "Beşiktaş, Beşiktaş, bu ne kardeşim, anneniz babanız okumaya gönderiyor, bilse göndermez, Allah cezanızı versin, ne biçim adamsınız kardeşim, çıkın dersimden, yok yazmayacam, bi daha da gelmeyin" diye bağırdı... Tabi, kendisinin falsolarını bildiğimizden, altılı ganyanlarını ve spor toto'sunu yatırdığımızdan idari işlem uygulamıyordu bize:)... Toto'yu yatırmaya gittiğimizde, Beşiktaş'a mağlubiyet verdiği kuponları çok sefer değiştirmişizdir... 13+1 bir yana, 2 - 3 maçı anca tutturan Atanur Hoca'nın bunu farketmesi düşünülemezdi bile...
Bir gün Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersindeyiz... Hoca Murat Zengin... "Oğlunuz olsa adını ne koyardınız?" diye soruyor aradan seçtiklerine... İşte dersin formatına uygun olarak Abdullah, Abdurrahman, İbrahim, Davut vs.. isimler çıkıyor herkesten... Bana soruyor, "Oğlun olsa adını ne koyarsın?" diye... Bir çırpıda sayıyorum BJK kadrosunu; "Zafer, Ali, Gökhan, Mutlu, Metin, Sergen, Oktay, Madida, Rıza, Nartallo, Şifo... Herhangi birisi olur hocam..." Tabi arada ecnebiler de olduğu için hoşuna gitmiyor Murat Hoca'nın.. "Sana soranda kabahat" diyor ve bir hışımla başkasını kaldırıyor...
O gün coğrafya dersi, ama hocada sıkılmış olacak ki dağ taş anlatmaktan, şarkı söyleyelim dedi... Adı Nuray Yalçın... Hanım hanımcık bir bayan... İşte el kaldıran şarkı söylüyor, alkış malkış, ıslık, şenlik havası oluşuyor sınıfta... Bir kaç gün önce de gece yatmadan önce bir şarkı bestelemişim Beşiktaş'a... O dönemler Ferdi Tayfur'un "Emmoğlu" şarkısı çok popüler... Melodisini getirin aklınıza... Evet, bugün komik geliyor bu beste ama o gün kendimi Beethoven gibi hissetmiştim... Elimi kaldırdım, "Ben de söyliycem öğretmenim" dedim... "Evet, dinliyoruz" dedi... Ve ben başladım... (Emmoğlu melodisiyle)
Türkiye Kupası kuraları çekildi... GS - Bucaspor
Türkiye Kupası play-off müsabakalarında eşleşmeler şöyle oluştu:Tokatspor-Ankaraspor
Ankaragücü-Karşıyaka
Kayserispor-Manisaspor
Mersin İdmanyurdu-Antalyaspor
Güngören Belediyespor-Bursaspor
İstanbul Büyükşehir Belediyespor-Gençlerbirliği
Galatasaray-Bucaspor
Diyarbakırspor-Tarsus İdmanyurdu
Kasımpaşa-Kayseri Erciyesspor
Denizli Belediyespor-Kastamonuspor
Denizlispor-Gaziantepspor
Konya Şekerspor-Adanaspor
Orduspor-Belediye Vanspor
Giresunspor-Çaykur Rizespor
Altay-Samsunspor
Yalovaspor-Eskişehirspor
Julio Sezar Beşiktaş'ta! 11 milyon Euro+Fink+Erhan
Ocak ayında kongre var... Ara transfer kongreden önce... Mevcut başkan, Antep Başkanı İbrahim Kızıl ile Julio Sezar için prensip anlaşmasına varmış... 11 milyon Euro + Fink + Erhan...Yok, şimdilik böyle bir durum yok, işin latifesi tabi de, duyarsam vallahi şaşırmam, billahi şaşırmam... Yaptıkları yapacaklarının teminatıdır...
Şimdi bazıları, "O kadar da değil canım" diyecekler... O kadar, o kadar... Emin olun o kadar...
Küllerinden doğuyor ve "varım" diyor...
Umudumuz bu... Akif', dizelerinde der ya; "Ey millet-i mahrume, sakın yes'e (ümitsizliğe) kapılma"...10.Hafta 24 Eki 09 Eskişehirspor Beşiktaş : 3
11.Hafta Beşiktaş Ankaragücü : 3
ŞL 4. Hafta Beşiktaş – Wolfsburg : 3
12.Hafta Trabzonspor Beşiktaş: 1
13.Hafta Beşiktaş Fenerbahçe: 3
14.Hafta Sivasspor Beşiktaş : 3
15.Hafta Beşiktaş Diyarbakırspor : 3
16.Hafta Manisaspor Beşiktaş : 3
17.Hafta Beşiktaş Bursaspor : 1
18 Ekim 2009 Pazar
16 Ekim 2009 Cuma
Önce TFF Başkanlığı, sonra Spor Bakanlığı...
Gece gece gördüm bir yerde röportajını... Milli Takım'a yönetici olarak hizmet edebileceğini söylüyor... Benim gönlümden geçen, Milli Takımlara bir süre idari menajer olarak hizmet etmesi, 2014 sonrası futbol federasyonu başkanlığı, daha sonra da spor bakanlığı yapması... Yapanları bir düşünsenize... Alasını yapar Hakan Şükür...Kongre yatırımı!!!
Beşiktaş, son yıllarda görmediği yatırımı bu yönetim döneminde gördü. Yüz milyonlarca dolar kazanılan Fulya Projesi, yenilenen İnönü Stadyumu, Nevzat Demir Tesisleri’nin yerine yapılan villalar, kulüp binasının taşındığı yenilenmiş Şan Ökten Tesisleri, yüksek meblağlarla kiraya verilen Akaretler’deki kulüp binası… Müthiş yatırımlardı, müthiş hamlelerdi değil mi bunlar!!! Ama hayal âleminde… Yatırımların ardı arkası kesilmiyor Beşiktaş’ta… Futbol takımı CSKA Moskova ile oynamak için Rusya’ya gitti. Giderken 30 kadar kongre üyesi de maça götürüldü. Sezon öncesi kamplar, yurtdışı seyahatleri, deplasman maçları misafirden geçilmiyor. Ne hikmetse genelde bu misafirler kongre üyeleri arasında seçiliyor. Yatırımcı başkan, yatırımlara devam ediyor. Tabi en büyük yatırım kongreye…Serencebey Gazetesi 43. sayısı "Aktif Beşiktaşlılar'a göre"...
“Beşiktaş alternatifsizlik girdabında değildir.”
Beşiktaş’ta uzun yıllardır gerçek bir muhalefet beklentisi vardı. Muhalefet’in “Buradayım” demeyişi, tribünlerde şarkı olmuş, hep bir ağızdan söyleniyordu; “Muhalefet çık ortaya, son ver artık uyumaya…” Beşiktaşlılar’ın neredeyse tamamına yakını Başkan Demirören’e muhalif olsalar da, “Ben Beşiktaş’ı yönetmeye talibim. Başkanlığa adayım” diyen bir isim çıkmıyordu. Murat Aksu 15 Ekim’de BJK Divan Lokali’nde yaptığı basın toplantısıyla son verdi mevcut duruma. “Adayım” dedi... Biz de oradaydık, sonuna kadar dinledik kendisini… Önce yapmak istediklerini anlattı, sonra da medyanın sorularını yanıtladı. Söylediklerini birçok yerde bulmak, okumak mümkün…Yıldırım Demirören’e karşı aday çıkması çok güzel… Beşiktaş’ın babaya endeksli bir çiftlik olmadığını göstermek adına çok gerekli bir hamleydi. Ancak Murat Aksu’nun bu süreçte dikkat etmesi gereken hususlar var…
Örneğin İnönü Stadı’nın yenilenmesi hususunda; “İnönü Stadı yeniden yapılacak. Hem de kredi kullanmadan, bankalara ve şahıslara borçlanmadan İnönü Stadı’nı yenileyeceğiz. Bunu, görüştüğüm ve zamanı gelince açıklayacağım Beşiktaşlı işadamlarımızın katkısıyla yapacağız…” dedi. Burada bir soru işareti oluştu. Bankalara ve şahıslara borçlanmadan kim, hangi amaçla parasını Beşiktaş’a versin? Kulübü yöneten başkan dahi, giderken parasını alacağını söylerken, herhangi bir iş adamı ölümüne Beşiktaşlı mı ki, stat yapacak kadar parayı, kulübü borçlandırmadan Beşiktaş’a verecek. O zaman mevcut durumdan ne farkı olacak kulübün… A’ya değil, B’ye bağımlı hale gelinmeyecek mi?
Bir de iletişim ekibini çok iyi seçmeli Murat Aksu. Gazetecilere dağıtılan basın bülteni ve görseller kontrol edilmeden, alelacele oluşturulmuş. Metne ve görsellere dikkatli bakanlar ne demek istediklerimizi anlarlar… Oysaki Aksu’nun yapmak istedikleri arasında “Beşiktaş’ın iletişim ağları yeniden yapılandırılacaktır.” ibaresi de yer alıyor…
Genel anlamda olumlu bir basın toplantısıydı. Camianın yeni isimler çıkarmaya muktedir olduğunu göstermek adına, demokrasi adına, Beşiktaş’ın geleceği adına gerekli bir çıkıştı… Ama iki adayın da şunu aklından çıkarmaması gerekiyor; “Beşiktaş alternatifsizlik girdabında değildir.”
Aslolan hayattır, hayat da Beşiktaş.
15 Ekim 2009 Perşembe
Biat etmeyenin Kıble'si bellidir...
10-0'ın 20.yılı
Henüz ligin 6. maçı. Sezon yeni başlamıştı. Ancak siyah-beyazlılar için hiç de iyi başlangıç değildi bu. İlk 5 maçta alınan 2 yenilgi ve 1 beraberlik, moralleri bozmuştu.Gordon Milne, 15 Ekim’de Ali Sami Yen Stadı’nda oynanan Adana Demirspor maçına tamamı Türkler’den oluşan bir 11 çıkardı. Yabancılar kadroda yoktu. Herkes yeni oluşan ekibin yabancısız neler yapabileceğini merak ediyordu.
Ve Beşiktaş o gün Türk Futbol Tarihi’ne geçecek bir skora imza attı. Yerli Kartal, Adana Demirspor ağlarına tam 10 gol bıraktı. Gol yağmurunun habercisi 2. dakikada Rıza’nın ortasına yükselen Ali Gültiken’in kafa vuruşuydu. Ardından Feyyaz sahne aldı. Sonra da Metin.
90 dakika bittiğinde Adana Demirspor ağlarında tam 10 gol vardı. İlk yarıda 4 gol yediği için çıkarılan Fatih’in yerine oyuna giren Haluk’un payına ise 6 gol düşmüştü.
Siyah-Beyazlı takımımızı, bu tarihi zafere götüren gollerin 4’ünde Ali’nin 3’ünde Metin’in, 3’ünde de Feyyaz’ın imzaları vardı. Üstelik Metin’in bir şutu direkten dönmüş, hakem Engin Kurt, Beşiktaş’ın iki penaltısını da vermemişti.
Adana Demirspor galibiyeti ile moral bulan Beşiktaş’ın bu yeni kadrosu hızlı bir yükselişe geçecek ve uzun süre lider götürdüğü ligi zirvede bitirecekti. Bu aynı zamanda 3’lü şampiyonluk serisinin ilkiydi.
Beşiktaş’ın o yılki kadrosu, “efsane kadro” olarak tarihteki yerini alırken, 10-0’lık maç da profesyonel futbol tarihimizin hala kıralamayan rekoru olmayı sürdürüyor.*
*bjk.com.tr
Beşiktaş:
Engin İpekoğlu (dk. 64 Metin Akçevre),
Recep Çetin,
Gökhan Keskin,
Ulvi Güveneroğlu,
Kadir Akbulut,
Rıza Çalımbay,
Şenol Fidan,
Zeki Önatlı,
Feyyaz Uçar,
Metin Tekin,
Ali Gültiken.
Goller:
Ali (2, 57, 61, 82),
Feyyaz (12, 65, 85),
Metin (24, 73, 76)
13 Ekim 2009 Salı
Allahasen temizle:)
"Son zamanlarda Beşiktaş'ın yanlış yönetildiğine dair ifadeler var. Bunlar yanlış ve yanlı açıklamalardır. Büyüklerimiz aynı taraftar olaylarının kendi başlarına geldiğini unutmamalı. Bu tribünler temizlenmeli. Bu tribünleri hep beraber temizleyeceğiz. Camiayı buna davet ediyorum."İlahi Başkan:) Tribünleri temizlemekten kastın nedir? Hangi tribünü, hangi taraftarı temizleyeceksin... Bildik yerlerden nemalanan, tribünde terör estiren, şakşakçı grubu mu? Ki buna ihtimal yok, yoksa size kim "Ağam, paşam" diyecek... Yoksa berbat yönetim anlayışına isyan eden "Yeeeettteeeerrrr" cileri mi? Hm, hangisi?
Talihsiz bir açıklama daha... Bu topraklarda bir deyim vardır ya hani; "... bari bir de sıvayayım."
Önce "Kir nerede?" onu tespit etmek lazım... Kir kim? Kirleten kim? Kirlettiren kim?
Reşat Nuri Sahnesi kurulmuş şehrin tam orta yerine, üzerinde hiç çalışılmamış, başarısız bir oyun sahneleniyor... İzleyiciler zıvanadan çıkmışcasına bağırıyor; "Kral çıplak, Kral çıplak"...
Ok yaydan çıkmış ise, o oku havada yakalayamazsın, illaki hedefe ya da hedefin civarına bir yere isabet edecek...
"Tribünleri temizleyeceğiz" den kastınız İnönü'nün koltuklarını temizlemekse, biz de size destek veririz, çünkü inanın kirden, pislikten oturamıyoruz koltuklara... WC'lere girilmiyor, musluklar bozuk, pisuvarlar rezalet... Siz önce buraları temizleyin, diğer temizliği zaten camia yakın zamanda yapacak...
12 Ekim 2009 Pazartesi
“Sesimi duyan var mı?”
“Sesimi duyan var mı?” Hatırladınız değil mi, 1999 depreminden kulaklarımızda kalan bu haykırışı… 10 yıl önce komşu ilimizden geliyordu bu ses. Bugün ise tam içimizden, ciğerlerimizden geliyor. Fulya’ya yolu düşenler şöyle bir kafasını çevirip Şan Ökten Tesisleri’nin haline, altyapı oyuncularının barınaklarına baksınlar Allah aşkına. Bunu Başkan görmüyor, ilgili yöneticiler görmüyor, Büyükşehir görmüyor, Beşiktaş Belediyesi görmüyor… Ya da görmezlikten geliyorlar. Yönetimin yapmak istediği belki de; “Siz bir isim uğruna Aşçıoğlu’na yaptırmadınız, buyurun böyle kalsın” anlamına geliyor… Şan Ökten’in Beşiktaş için ne anlam ifade ettiğini bilmeyenlerden Beşiktaş’ı iyi yönetmelerini beklemiyoruz zaten. Bari konteynırlarda yatıp kalkan altyapı oyuncularını düşünün. Kış kapıya dayanıyor, yazıktır, günahtır. Şan Ökten Fulya Tesisleri, kamp binasıyla ve sahasıyla Beşiktaş’ın tarihidir, şerefidir, onurudur… Şampiyonlukların karargâhıdır… Sahip çıkın ya da sahip çıkacaklara bırakın…
09 Ekim 2009 Cuma
Hadi yine inkar edin biletsiz seyircilerinizi...
BEŞİKTAŞ A.Ş.'nin, 03.10.2009 tarihinde oynanan BEŞİKTAŞ A.Ş. - DENİZLİSPOR Turkcell Süper Lig futbol müsabakasında, taraftarlarının neden olduğu çirkin ve kötü tezahürat nedeniyle takdiren 40.000.- TL PARA CEZASI ile cezalandırılmasına,Aynı müsabakada BEŞİKTAŞ A.Ş.'nin, taraftarlarının neden olduğu saha olayları nedeniyle takdiren 10.000.- TL PARA CEZASI ile cezalandırılmasına,
Aynı müsabakada BEŞİKTAŞ A.Ş.'nin, stadyuma biletsiz seyirci alınmasından dolayı takdiren 25.000.- TL PARA CEZASI ile cezalandırılmasına,
Aynı müsabakada BEŞİKTAŞ A.Ş.'nin, stadyumda itfaiye bulundurulmamasından dolayı talimatlara aykırılık nedeniyle takdiren 5.000.- TL PARA CEZASI ile cezalandırılmasına,
Cezaların birleştirilmesi suretiyle BEŞİKTAŞ A.Ş.'nin, toplam 80.000.-TL PARA CEZASI ile cezalandırılmasına karar verdi.
.......
PFDK, Beşiktaş - Denizlispor maçında yaşanan olaylarla ilgili BJK'ya ceza kesti... Toplam 80 bin YTL'lil cezanın 25 bini stadyuma biletsiz seyirci alınması nedeniyle kesildi... Yukarıdaki açıklamada geçen "kırmızı" bölüme dikkat ettiniz mi? Stada biletsiz seyirci alınıyor... Yani o gün kü olaylara neden olan grup... Sorumlu kim? Başkan mı, ilgili yönetici mi, stat müdürü mü? Bilet dağıtılmasının gerekçesi nedir? Lehte tezahürat mı, aleyhte yapılacak tezahüratı engellemek mi? Her ne olursa olsun, hiç bir haklı gerekçesi olmayan bedava ve toplu bilet verme eylemine karışan ilgililere gereken yaptırım uygulanmalıdır...
08 Ekim 2009 Perşembe
Yaşar Usta ve Saim Bey, Seba ve bugünküler...
Bak beyim, sana iki çift lafım var. Koskoca adamsın. Paran var, pulun var, her şeyin var. Binlerce kişi çalışıyor emrinde. Yakışır mı sana, ekmekle oynamak. Yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu çocuğu karda kışta sokağa atmak, aç bırakmak. Ama nasıl yakışmaz. Sen değil misin öz kızına bile acımayan, bir damlacık saadeti çok gören. Anlamıyor musun beyim, bu çocuklar birbirini seviyor. Ama ben boşuna konuşuyorum. Sevgiyi tanımayan adama sevgiyi anlatmaya çalışıyorum. Hıh!.. Sen büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi Saim bey. Sen mi büyüksün. Hayır ben büyüğüm, ben, Yaşar Usta. Sen benim yanımda bir hiçsin, anlıyor musun, bir hiç! Gözümde pul kadar bile değerin yok. Ama şunu iyi bil, ne oğluma ne de gelinime hiç bir şey yapamayacaksın. Yıkamayacaksın, dağıtamayacaksın, mağlup edemeyeceksin bizi. Çünkü biz birbirimize parayla pulla değil, sevgiyle bağlıyız. Bizler birbirimizi seviyoruz. Biz bir aileyiz. Biz güzel bir aileyiz. Bunu yıkmaya senin gücün yeter mi sanıyorsun. Dokunma artık aileme. Dokunma çocuklarıma. Dokunma oğluma! Dokunma gelinime! Eğer onların kılına zarar gelirse ben, ömründe bir karıncayı bile incitmemiş olan ben, Yaşar Usta, hiç düşünmeden çeker vururum seni. Anlıyor musun? Vururum ve dönüp arkama bakmam bile...Tribüne dokunanlara...
Ağlama benim babam...
Bu adam benim babamSekiz köşe kasketiyle
Omuzunda sekosuyla hey!
Cebinde yok parası
Bafra'dır cigarası
Yüreğindedir yarası
Altı çocuk büyütmüş
Bir işçi maaşıyla
Bu adam benim babam hey!
Ağlama benim babam
Ağlama naçar babam
Kara gün geçer babam hey!
Bir kapıyı kapayan
Gene açar babam
Ağlama benim babam hey!
Ağlama mazlum babam
Ağlama naçar babam
Kara gün geçer babam hey!
Bir kapıyı kapayan
Gene açar babam
Allah büyük babam hey!
Bu adam benim babam
Derdi dağlardan büyük
Çaresiz (biçare) , beli bükük hey!
Bir gün olsun gülmemiş
Rahat nedir bilmemiş
Gözyaşını silmemiş
Bir lokma ekmek için
Kimseye eğilmemiş
Bu adam benim babam hey!
Benim babam mert adamdı
Mangal gibi yüreği
Yufka gibi kalbi vardı
Hayatım boyunca o'na özendim
Fedakardı
Bir dikili ağacı olmadı belki
Ama kendisi
Onuruyla yaşayan koskoca bir çınardı
Üstümdeki kol kanat
Sırtımı yasladığım dağ gibiydi
Ben babamın oğluyum
Tepeden tırnağa Anadolu'yum...
07 Ekim 2009 Çarşamba
Pascal ile röportaj...
Beşiktaşlı taraftarların unutulmazı Pascal Nouma, “Şu anda kulübümde, yani Beşiktaş'ta olup, onun yeni zaferlere koşmasına yardımcı olmaktan daha çok isteyeceğim bir şey yok!” diyorErgin Aslan
Futbolculuğunun yanı sıra iyi de bir Beşiktaş taraftarı Pascal Nouma… Beşiktaş’tan gönderildiği gün hissettiklerini “Sevdiğiniz bir kişinin sizi terk etmesi halinde hissedeceğiniz acıyı bir düşünün. Aynı onun gibiydi” diyerek açıklıyor. Gönderilmesine sebebiyet veren hareketi sorduğumuzda ise kendisini şu şekilde savunuyor unutulmaz forvet; “Her şey görünenlerden ibaretti. Sadece elimi şortumun lastiğine attım. Gerçekten bu kadar hayati bir maçta böylesine önemli bir gol attıktan sonra cezalandırılmama sebebiyet verecek böyle bir hareket yapmam size inandırıcı geliyor mu? Benim abartılı ve eksantrik bir insan olduğumu düşünebilirsiniz ama ben kesinlikle saygısız birisi değilim.”
Fransa’da oynadığı dönemlerde de ateşli taraftarlarla karşılaştığını ama hiç birisinin Beşiktaş taraftarının yanına yanaşamayacağını dile getiriyor Pascal Nouma. Tanrının bir lütuf olarak Beşiktaş’ı karşına çıkardığını düşünüyor ve ekliyor; “Şu anda kulübümde, yani Beşiktaş'ta olup, onun yeni zaferlere koşmasına yardımcı olmaktan daha çok isteyeceğim bir şey yok!”.
Türkiye’ye gelmeden önce kafanızda nasıl bir Beşiktaş ve Türkiye imajı vardı? Geldikten sonra nelerin farklı olduğunu gördünüz?
Beşiktaş'a gelmeden önce kulüple ve Türk futboluyla ilgili fazla bilgim yoktu. Türkiye Ligi’nin, Avrupa’daki liglerin aksine küçük bir lig olduğunu düşünüyordum. Ama görüşlerine değer verdiğim birkaç kişi bana Beşiktaş'ta patlama yapacağımı söylediler. Zaten ben de patlama yaptım ve ilk sezonumda rekor sayıda gol attım. Aynı zamanda pek çok zıtlıklarla dolu bir ülkeyi ve muhtemelen dünyanın en muhteşem şehri olan İstanbul'u da tanıma şansım oldu.
Fransa'da oynadığınız kulüplerde taraftarla ilişkiniz nasıldı?
Türkiye'dekiyle alakası yok. Beşiktaş'tan önceki kulübüm Lens'te oynarken taraftarlarla ilişki iyi değildi. Taraftarlar coşkuluydu, hatta muhtemelen Fransa'nın en coşkulu ve takımına bağlı taraftarlarıydı; ama Beşiktaş taraftarının yanına bile yaklaşamazlar. Buradaki taraftarlar hem takımlarını hem de futbolu çok seviyorlar. Fenerbahçeli ve Galatasaraylı taraftarlar bile bana gelip yüreklendirici şeyler söylüyorlardı. O açıdan Türkiye’deki taraftarlık, özelikle Beşiktaşlı taraftarlığı, Avrupa’da örneğine rastlanabilecek bir taraftarlık değil.
Beşiktaş taraftarı için, sizi diğer futbolculardan ayıran şey ne oldu?
Beşiktaş taraftarları bana, aynı onların tribünde tezahüratlarıyla takım için savaşmaları gibi, sahada onlar için savaştığımı söylüyorlardı. Bu bakımdan ben durumumun çok iyi bir oyuncu ve çok iyi bir insan olan ve bana gerek hayatla, gerekse Türkiye'yle ilgili çok şey öğreten eski takım arkadaşım Bayram Bektaş’tan çok da farklı olmadığını düşünüyorum. Yani sahada takımının kazanması için savaşan her futbolcu Beşiktaş taraftarı için eşittir. Yeter ki gerektiği gibi mücadele etsin.
İkinci Beşiktaş döneminizde kulübün 100. yılıydı. Şampiyonluk yolunda önemli katkılarınız vardı ama Fenerbahçe maçında yaşananlardan sonra ayrılmak zorunda kaldınız. Takım şampiyonluğu kutlarken, siz neler hissediyordunuz?
Çok büyük üzüntü duyuyordum. Sevdiğiniz bir kişinin sizi terk etmesi halinde hissedeceğiniz acıyı bir düşünün. Aynı onun gibiydi. Ama aynı zamanda taraftarlar için mutluydum çünkü bu şampiyonluğun onlar için ne kadar önemli olduğunun farkındaydım. Taraftarların sevinci bana teselli oldu. Ama katkı yaptığımı düşündüğüm şampiyonluk kutlamalarında ben de olmak isterdim.
O gün yaşananlar ya da sizin o görüntünüz, gerçekten herkesin anladığı gibi miydi? Yoksa gereğinden fazla mı abartıldı?
Her şey görünenlerden ibaretti. Sadece elimi şortumun lastiğine attım. Gerçekten bu kadar hayati bir maçta böylesine önemli bir gol attıktan sonra cezalandırılmama sebebiyet verecek böyle bir hareket yapmam size inandırıcı geliyor mu? Benim abartılı ve eksantrik bir insan olduğumu düşünebilirsiniz, ama ben kesinlikle saygısız birisi değilim.
Futbol kariyerinize dönüp baktığınızda, pişmanlık duyduğunuz, "Keşke şöyle yapmasaydım" dediğiniz bir durum var mı?
Evet. Türkiye'den ve Beşiktaş'tan ayrılmak zorunda kaldığıma çok pişmanım.
Futbola başladığınız dönemdeki hedeflerinize ulaştığınızı düşünüyor musunuz?
Ben sadece yeteneklerimin sınırlarını zorlayıp yapabileceğimin en iyisini yapmayı hedefliyordum. Tanrı'nın yoluma Beşiktaş'ı ve Türkiye'yi çıkaracağını hiç düşünmemiştim. Bu benim umduğumdan çok daha fazlası oldu.
Beşiktaş taraftarı ile takım arasındaki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?
Bu çok yoğun bir ilişki; aynı bir gönül bağı, hatta taraftarlar için belki de hayatlarının anlamı gibi. Takım sahadayken bunu hissediyor. İnönü'de taraftarların yaptıkları tezahüratlarla takıma verdikleri destek efsanevi bir şey. Saha dışında da Beşiktaş'a geldikten sonra hayatımda daha önce hiç yaşamadığım şeyleri yaşadım. Mesela binlerce taraftarın Atatürk Havalimanı'na beni karşılamaya gelmesi veya taraftarların kaldığım otele gelerek beni aniden omuzlarına alıp Beşiktaş sokaklarında taşımaları gibi!
"Ölürsem, beni İnönü'ye gömün" demiştiniz. Sözünüz hala geçerli mi?
Benim demek istediğim şuydu: Lütfen ölürsem beni Türkiye'ye gömün!
Beşiktaş'ı, Beşiktaşlılığı nasıl tanımlıyorsunuz? Beşiktaş'ın tarihi, sembol isimleri, değerleri hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Bir taraftar için Beşiktaş öylesine önemli ki adeta bir ölüm-kalım meselesi gibi. Karakartal çok güçlü bir sembol ve kulüp de 106 yıldan fazla bir süredir yükseklerden uçmaya devam ediyor. Ve tabii ki Beşiktaş sadece futboldan ibaret değil. Basketbol gibi başka sporları da kapsıyor. Spor, futbol, bana hayattaki her şeyimi getirdi ve ben de Beşiktaş'ın taraftarlara her şeyi getirmesini dilerim.
Türk futbolunu, futbolun yönetim şeklini, Türk hakemlerini, Türk spor medyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Geçen sezon çok heyecan vericiydi. Şampiyonluk için bu kadar yakın bir yarış izlemek çok güzeldi. Bu sezon kendilerini üst düzey liglerde kanıtlamış olan bazı tanınmış ve tecrübeli teknik direktörlerin Türkiye'ye gelmesi de ligin kalitesini bir üst seviyeye çıkaracaktır. Spor medyası da aynı taraftarlar gibi çok tutkulu ve onlar da futbolun yarattığı heyecan ortamını destekliyorlar. Türk hakemleri de gelişmeye ve (aynı diğer üst düzey Avrupa liglerinde olduğu gibi) daha profesyonel olmaya devam edecekler. Sahada futbolcularla ateşli diyaloglar içindeler ve Federasyon tarafından da baskı altındalar. Hakem olmak gerçekten kolay iş değil. Güçlü olmalısınız, tarafsızlığınızı korumalı ve soğukkanlı bir biçimde hareket edebilmelisiniz.
Bazen sinema filmlerinde, bazen reklamlarda sizi görmek mümkün. Önümüzdeki döneme dair planlarınız nelerdir? Beşiktaş bu planların neresinde yer alıyor?
Menajerim Chantal, Türkiye'de sürekli olarak fırsatları araştırıyor. Beşiktaş'a gelince, şu anda kulübümde (yani Beşiktaş'ta) olup her gün onun yeni zaferlere koşmasına yardımcı olmaktan daha çok isteyeceğim bir şey yok!
Öne çıkanlar…
“Beşiktaş'tan önceki kulübüm Lens'te oynarken taraftarlarla ilişki iyi değildi. Taraftarlar coşkuluydu, hatta muhtemelen Fransa'nın en coşkulu ve takımına bağlı taraftarlarıydı; ama Beşiktaş taraftarının yanına bile yaklaşamazlar. Buradaki taraftarlar hem takımlarını hem de futbolu çok seviyorlar. Fenerbahçeli ve Galatasaraylı taraftarlar bile bana gelip yüreklendirici şeyler söylüyorlardı.”
“Beşiktaş taraftarları bana, aynı onların tribünde tezahüratlarıyla takım için savaşmaları gibi, sahada onlar için savaştığımı söylüyorlardı. Bu bakımdan ben durumumun çok iyi bir oyuncu ve çok iyi bir insan olan ve bana gerek hayatla, gerekse Türkiye'yle ilgili çok şey öğreten eski takım arkadaşım Bayram Bektaş’tan çok da farklı olmadığını düşünüyorum. Yani sahada takımının kazanması için savaşan her futbolcu Beşiktaş taraftarı için eşittir. Yeter ki gerektiği gibi mücadele etsin.”
Ergin Aslan / Serencebey
06 Ekim 2009 Salı
Başkanın adamları...

Yukarıda da bir fotoğraf var, aşağıda da...Aşağıdaki fotoğrafta Adam'ın adamları var... Kendisi hem başkan, hem adam... Adamları ise futbolcuları...
Peki ya yukarısı; Bunlar da başkanın adamları ama neidiğü belirsiz, karanlık adamlar... 50 kişiden birinin üzerinde siyah beyaz var, gerisinin ne olduğu belli değil...
Nereden nereye...
Demek ki "Adam" var, "adamcık" var...
Beyaz ve Kırmızının SAVAŞI
ilk defa bu maç, üst kat ve alt kat arasındaki karşılıklı tezahuratlar, "beşiktaşım benim" ve diğerleri, düzenli olarak alt kat tarafından başlatılıyor.ilk defa bu maç, inönü stadındaki diğer taraftarlarca, bu tezahuratlar ıslıklanıyor, hemen sonrasında daha güçlü "istifa" tezahuratları başlıyor.
o an neyin bağırılması gerektiği son derece tartışmaya açık bir durum. öyle ki, maç boyunca yanımda duran ahmet kişisi istifayla ilgili bütün tezahuratlara eşlik ederken, ben beşiktaşla ilgili tezahuratlara eşlik ediyorum.
kendi içimizdeki fikir ayrılığı bütün tribüne yansımış durumda. kapalının ortası beşiktaşla ilgili tezahuratlar başlatırken, beri kalan herkes, yani bütün stad, beşiktaşla daha alakalı tezahuratlar başlatıyor.
kapalının alt kat ve üst kat ortası tezahuratları olduğu gibi ve ezberlediğimiz şekilde söylerken; bütün stad ezber bozuyor, söylenen tezahuratlar anında "istifa" sesleriyle doluyor.
yani:
bu maç, kapalının alt kat ve üst kat ortaları fenerbahçeli gibi davranırken, geri kalan herkes beşiktaşlı gibi davranıyor!
bir taraf kalk gidek derken, öte taraf bok yeme otur diyor.
ezber bozan, asi beşiktaş taraftarı dayak yemeye başlıyor. numaralıdaki ve kapalıdaki kavgaların sayısını bilen yok! açılan pankartların nerden geldiğini bilen yok.
bütün renkler kirlenirken, en hızlı kirlenen beyaz oluyor!
bütün kavgalarda siyah-beyaz formalıların karşısında siyah-kırmızı formalılar. kırmızılılar terör estirirken ve kan dökerken beyazlıları kırmızıya boyama telaşındalar. bizimle o kadar güzel dalga geçiyorlar ki...
ikinci yarı başlarında yanımıza bir grup geliyor. daha önceden tanıdığımız kişiler, diren'in tabiriyle "bizim çocuklar" bu 10 kişilik grup kutunun sağından yanımıza, yani kutunun soluna gelmişler. çünkü orda kırmızı formalı sayısı daha fazlaymış. başlatılan tezahuratları değiştiriyoruz. istifa seslerinin çıkışıyız. o an alt kattaki sette duran kişi (hüseyin), onun önündeki gözlüklü kişi (erdal) ve önlerinde zaman zaman boşalan, zaman zaman dolan kırmızı formalılardan oluşan grup bize bakıyor. hep bir ağızdan bize bakarak başlıyorlar:
"beşiktaşlı olunmaz, beşiktaşlı doğulur; beşiktaşlı doğmayanlar orospu çocuğudur!"
ironiye bakın! kırmızı siyah forma giymiş kişiler, siyah beyaz forma giyenlere bunu haykırıyor. ama dedikya, karşılarında beşiktaş taraftarı var, daha güçlü sesle karşılaşıyorlar. iki grup, istifa diyenler ve onları susturmaya çalışanlar, yani kırmızılar ve beyazlar aynı tezahuratı, aynı anda, birbirlerinin yüzüne bakarak söylüyorlar. maçın başından beri ilk defa!
kırmızılar boğaz kesme hareketleriyle alt kattan bize doğru koşmaya başlıyorlar.
o an bir ses korkuyla diyor ki: "geliyorlar!"
taaruz altındayız!
hemen mevzileniyoruz. başak merkezde hızlı kalp atışlarıyla onlarca kolun arasında, geri kalan herkes olduğu yerde. akbaş arkadan sesleniyor:
sağlam durun! sağlam durun! sağlam durun! sağlam durun! sağlam durun! sağlam durun! sağlam durun! sağlam durun! sağlam durun! sağlam durun! sağlam durun! sağlam durun! sağlam durun! sağlam durun!..........
erhan haykırıyor ona:
sağlamız a.... ko....!
diren arada bağırıyor:
birşey yok! birşey yok!
biz sağlam duruyoruz, yerimizden kımıldamıyoruz. bütün bunlar olurken alt taraftan bize doğru taaruz eden kırmızılar setten tırmanmışlar, diğer taraftan yanımıza gelen ekipten kaçanları düşürüp tekmeliyorlar. ayırmaya çalışanlar, kaçışan beyazlar formalılar ve siviller. bu siviller arasından bir çifti etten çemberimize alıyoruz. civarımız tamamen boşalmış durumda! kırmızılar linç ediyorlar, beyazlardan birisi bağırıyor: "ben bu tribünde ölürüm!" bu esnada gözlerinden yaşlar akıyor.
beyazların hepsini iyi bilirken, kırmızıların, daha önceden iyi bilme gafletinde bulunduğumuz komutanı bütün tribünde bağırarak dolaşıyor: "biz fenerli miyiz a... ko....? fenerli miyiz lan biz? beşiktaş diye bağıracaksınız a.... ko.....! fenerli miyiz lan biz?"
o an, orada bulunan beyazların karşısında, kırmızıların kumandanı zafer nidaları atarak haykırıyor: "biz fenerli miyiz a... ko.....?"
ne dedik yazının içinde? ".........kapalının alt kat ve üst kat ortaları fenerbahçeli gibi davranırken, geri kalan herkes beşiktaşlı gibi davranıyor!............."
eğer fenerli olmak bir küfür ibaresiyse ki bizim lugatımızda değil ancak onların lugatında küfür bu, ne olduklarını, neye hizmet ettiklerini bütün beyazlılar ayan beyan görüyorlar...
beyazlar yeniliyorlar, kan kaybediyorlar!
kırmızılar ellerinde silahlarıyla tribünün her yerindeler.
bir kaos içerisinde aklımıza gelen şey şu:
"söylesem çaresi yok, sussam gönül razı değil..."
savaş meydanından, beyaz formalarımız içerisinde öldüğümüzü ve inönüye gömüldüğümüzü farkedip ayrılıyoruz, yanımızda dostlarımızdan başka korumamız ve sağlam duruştan başka bir duruşumuz kalmadan...
bu esnada maç mı?
bakmaya fırsatımız olmuyor.
asidiktesir
http://bmtb1903.blogspot.com/2009/10/ilk-defa-bu-mac-ust-kat-ve-alt-kat.html
05 Ekim 2009 Pazartesi
İsmail Köybaşı bedavayken...
Geçen hafta İskenderun Beşiktaşlılar Derneği Başkanı Sedat Uysal’la konuştum... Konuşmanın şaşırtan ve kahreden kısımları vardı. Hele bir söyleidği varki; noktasına, virgülüne dokunmadan yayınlıyorum. İsteyen kendi yorumunu kendisi yapsın…“Beşiktaş’ın bu sene Gaziantepspor’dan transfer ettiği İsmail Köybaşı bizim altyapımızdan yetişmiş ve İskenderun Kartalspor formasını giymiş bir futbolcudur. Gönül isterdi ki İsmail Köybaşı, henüz 15 yaşında iken kendisini hediye etmek amacıyla gönderdiğimiz ve bir hafta boyunca Fulya’da çıktığı idmanlarda o dönemlerde BJK altyapısına bakan Mehmet Ekşi tarafından beğenilsin ve bedelsiz olarak BJK’ye kazandırılsın. Gaziantepspor Kulübü ısrarla isteyince biz de o gün bu futbolcumuzun geleceğini de düşünerek bedelsiz olarak ve amatör transferine müsaade ederek Gaziantepspor’a verdik ve bugün gelinen noktaya bakın. Tabii bu hususta en büyük sorumlular İsmail’i gözlerinin önünde çıktığı idmanlarda ciddiyetle izlemeyen ve Gaziantepspor ile profesyonel sözleşme imzalamadan önce benim tekrar yaptığım girişimlere kayıtsız kalan insanlardır.”
04 Ekim 2009 Pazar
Aklını başına al!!
Başkan ve yönetimdeki 3-4 isim ateşle oynuyorlar. Bu yaptıkları tribünü kana bulayacak... Tehlikenin, Kapalı'daki gerginliğin ehemmiyetini anlamak için, Kapalı'nın içinde olmak gerekiyor. Bu iş sıradan bir tribün gerginliği değil... İşin içinde para var, siyaset var, çıkar var, silah var, bıçak var, mafya var, çapulcu var, yönetime girebilme çabası var, yönetimde yeniden bulunma çabası var... Var oğlu var. Başkan'ın ateşlediği fitil, çok büyük bir dinamiti patlatacak... İçişleri bakanlığı bu işe el atmalı... Çünkü, bu duruma bireysel olarak müdahale etmek, düzeltmeye çalışmak, yazmak çizmek bile, birilerinin durumdan vazife çıkarıp, verilen emri yerine getirmek için harekete geçmesi demek. Eller, kollar, tehditler...Şaka değil... Bunun cesaretle, dürüstlükle, delikanlılıkla ya da korkaklıkla ilgisi yok. Bu başka bir şey. Tribünün 30 yıllık abisi olduğunu söyleyenlerin bile gücü yetmedi. Yetmez... Dediğim gibi, bu başka bir şey... Bilen bilir!!!
Mesele, yenilen ya da atılan iki yumruk değil. Kimi kime kırdırıyorsun? Karşındaki adam neyi niye yaptığını bilmiyor.
Mustafa Hoca, vaziyetten habersiz, taraftara sitem ediyor... Ne olup bittiğinden haberi bile yok...
Allah muhafaza, tribünde bu hadiselerden dolayı birine birşey olursa önce 3-5 çocuk, sonra BÜYÜK isimler göz altına alınır...
Geç olmadan ilgililerin aklına başına toplaması gerek...
30 Eylül 2009 Çarşamba
Seninki kadayıf teline dönmüş...
Dinime küfreden müslüman olsa derler ya, o misal İlker Yasin'inki... Rüştü'ye öğüt veriyor "36 yaşına geldi, artık alternatifi bulunmalı" diye... Ulan senin ki bulundu mu ki, onunki de bulunsun. sen 60'a geldin hala zorluyorsun. Maç boyu Sivok'a İbrahim dedin... Ferrari'ye Fabian dedin... Maç bitti, sen hala Beşiktaş'ın gol atamadığı dakikaların çetelesini tutuyorsun. Bilmem kaç dakikadır atamadı diye... 1 dk. önce atılan gol sana mı yazıldı? Geçmiş senden İlker Yasin, Rüştü'yü boşver, sen geç artık köşene...Maç ile ilgili ne söyleyelim ki... Denizli klasiği... Ekrem, Fink'in görevini görüyor... Sağa ha İbrahim Kaş'ı koymuşsun, ha dinamit... Maçın kaderini değiştirmek Serdar Özkan'a kaldıysa vay kulübenin haline... Tabata'ya 8 milyon Euro'yu, duvarda biblo yapak için verdirdi herhalde Denizli...
Hoca'yı bir yana bırakalım. Kendisi yüzde 20 suçlu ise, futbolcular yüzde 80... Bu kadar biçare, bu kadar işe yaramaz oynanmaz... Geçen yılda şampiyonluğa rağmen keyif vermeyen, düşe kalka kazanan takım, takviyelere rağmen "tık" deyip "stop" etmiştir... Bu iş Beşiktaş'a çok pahalıya patlayacak, çoook... Neyse, biz cumartesi Denizli maçı öncesi 2 forma, bir eşofman daha alalım... Nobre'nin 2,3 milyon Euro'ya çıkartılan ücretine katkımız olsun. Eeee, Şampiyonlar Ligi gelirleri de beklenildiği gibi değil... Nasıl ödenecek başka türlü bu para...?
-Efendim? Babanın hesabına mı yazalım?
Yetmez mi?
25 Eylül 2009 Cuma
Yok, yok... Sen gerçek değilsin...
"Bursaspor`a Batuhan artı 7.5 milyon euro önerdik. Onlar kabul etmeyince biz de Gaziantepspor`un kapısını çaldık".Bunu gerçekten yaptın mı? Daha doğrusu "Bunu da mı yaptın?". Yok, yok sen gerçek olamazsın...
Sana kim veriyor bu aklı?
23 Eylül 2009 Çarşamba
Su yolunu bulacak...
Beşiktaş iyi gitmiyor. Futbolla yatıp, futbolla kalkan bir ülkede bir kulübün iyi gidip gitmediğini, futbol takımının gidişatına göre kestirebilirsiniz. Ya da bu ölçüyü koymak için futbol takımını baz alırsınız. Barış Kupası dâhil, oynadığı 11 maçın sadece birini kazanabildi Beşiktaş Futbol Takımı. Hal böyle olunca da Bayan Voleybol Takımı’nın Balkan Kupası’nda kazandığı şampiyonluk, Erkek Basketbol Takımı’nın 2. Rixos Cup Turnuvası’nda kazandığı şampiyonluk, Bayan Basketbol Takımı’nın Kartal Gençlik Turnuvası’nda kazandığı şampiyonluk görülmedi. Bu arada A2 Futbol Takımı da kendi liginde ortalığı kasıp kavurmaya devam ediyor…Aklınız nerede?
Neden görülmedi peki bu başarılar? Söyleyelim… Beşiktaş’ın amatör branşları genelde bütün sezon başlarında böyle sonuçlar alırlar. Turnuvalar iyi geçer, Balkan kupaları alınır vs... Bir tek Hentbol Takımı ayakta kalır, her şeye rağmen. Sonra sezon ortası gelmeden çatırtılar, düşüşler, problemler başlar. Neden? Çünkü orada da vardır bir yönetememe durumu. Ne sponsor bulunur, ne kulübün gelirlerinden kaynak aktarılır amatör branşlara. Kaza ile birisi sponsor olmaya kalksa, oranın gelirleri de futbol takımına aktarılır… Mesela bir sezon boyunca sponsorsuz mücadele eder Hentbol Takımı… Parasız pulsuzdur hentbolcular ama sezon sonu kazandıkları kupaları başkana gönderirler, kupaların arasında poz versin diye. Sponsorun aklına sadece final maçında gelir Hentbol Takımı. Neden? Çünkü şampiyon olursa ertesi gün medyada yer alacaktır bu takımın haberleri. Amatör şubelerin zeki yöneticisi de düşer bu tuzağa, önüne değil de havaya baktığı için…
Sen Beşiktaş'ın Asbaşkanıysan...
Gelelim futbol takımının yönetilememesine… Şampiyonluğun ardından yaşanan süreç, neresinden tutarsanız tutun elinizde kalır. Herkesin de malumudur yaşananlar; Dış transfer yanlışları, iç transferdeki maddi dengesizlikler, gitti-kaldı tartışmalarını bir kez daha yazıp çizmeye gerek yok.
Beşiktaş sezon başı itibariyle kongre havasına girmişti. Futbol takımının ardı ardına aldığı başarısız sonuçlar bu süreci körükledi. Öyle ki kulübün mevcut yöneticileri dahi bu sürece dahil oldu ve “Yeni Dönem”de bir köşe kapabilme niyetiyle ipe sapa gelmez, abuk sabuk açıklamalar yaptılar… Aslında bu konuda çoğul konuşmaya da gerek yok, bahsettiğimiz isim Levent Erdoğan. Hani şu canlı yayında başkan tarafından sesi kıstırıldığı halde, sırf BJK yöneticiliği unvanını taşımak adına sus-pus olan. Hani şu, diğer derneklerin tepkisinden korkup, başarılı olan derneğe “Evet, siz başarılısınız” deme cesaretini gösteremeyen ve verdiği sözü yiyen… Hani şu Mustafa Denizli’nin mucizevi bir başarı örneğiyle şampiyon yaptığı Beşiktaş’ın şampiyonluğunu yaz boyunca, “Bas bas paraları Leyla’ya” nidalarıyla kutlayan…
Aynı Levent Erdoğan bugün çıkmış “Dualarla şampiyon olduk” diyor. Duayla gelen şampiyonluğu, paraları Leyla’ya basarak mı kutluyorsun? Ya da bu sene neden dua etmiyorsun? Yoksa bu sene kabul olmuyor mu dualar… Kabul olması için uygun ortam gerekli olabilir mi acaba? Mesela sezon başı planlamayı doğru yapmak gibi… Neyse, muhtemelen “kafası güzelken” yaptığı açıklamaların 2 nedeni olabilir. Birincisi, “Kardeşim, siz nasıl yöneticisiniz, bu kadar da sessiz kalınır mı başkanın karşısında” eleştirilerini kırmak için. Ama bunu yapmak için en kötü günü beklemiş olması ve kongre sürecine girilmiş olması güvenilmezliğini pekiştiriyor. İkinci nedeni ise, yazının başında söylediğim gibi “Yeni Dönem”de kendisine bir köşe kapmak…
Su yolunu bulacak
Başkan Demirören yıllardır yaptığı yanlışlarla sadece Beşiktaş’ı değil, kendisini de tüketti. Bu saatten sonra kendisini hiçbir “baba, amca, dayı” kurtaramaz… Bence istifa etmemeli, aday olmalı… Olmalı ki, bunca yıllık yanlışlarının faturasını kongrede sağlam bir yenilgi ile almalı… Nasılsa yeni dönemde kulübü kendisi yönetmeyecek, madem gideceksin, BJK Kongresi seni göndermiş olsun… Böylece sonsuza kadar “Beşiktaş başkanlığını aklından geçirmez”…
Ocak ayına sayılı günler kaldı… Birileri bir yerlerde Beşiktaş adına ya da kendi adına bir şeyler yapıyor. Bunu kısa bir zaman sonra göreceğiz ve herkesin gerçek niyetini anlayacağız. Göreceğiz, yeni adayların Demirören’in yönetim zihniyetinden farklı olarak neler ortaya koyabileceklerini… Derler ya hani “Su, yolunu bulur” diye… Bakacağız; bu su, geçmişte Demirören ile çalışmış kimleri önüne katıp denize dökecek…
21 Eylül 2009 Pazartesi
17 Eylül 2009 Perşembe
Biz rahatız, sen rahat ol!
Mustafa Hoca her zamanki tavrında; "Beşiktaşlılar rahat olsun...". Beşiktaşlılar zaten rahat hocam, merak etme... Derler ya "acımaz bir yerden sonra" diye... 106 yıldır acılarla, haksızlıklarla, olumsuzluklarla yoğrula yoğrula bugünkü rahatlığını kazandı Beşiktaşlılar. Sadece Beşiktaş'ı sevdiler, galibiyetleri değil... Kimse senden rekorları alt üst etmeni istemiyor. Etrafa güller gülücükler dağıtarak Beşiktaşlılar'ı motive etmeye çalışman da rutine bağladı artık.Bizi boş ver sen rahat ol... Merak etme, bu tribün diğerlerine benzemez... İşler kötü gitti diye hocasına, futbolcusuna toplu halde küfretmez, istifaya davet etmez... Sadece sitem eder, "Söylesene bize hocam takım niye oynamıyor" diye... Ben, tribünün toplu olarak istifaya çağırdığı bir BJK hocası hatırlamıyorum. Bu bir gelenektir, alışkanlıktır, tribün kültürüdür...
Trabzonspor tribünü 3 haftada bir yapar bunu, Galatasaray tribününün Fatih Terim'in 2. döneminde "İmparatorlarına!!" neler yaşattığını biliyoruz. Rıdvan Dilmen bile çağırıldı istifaya, hem de toplu olarak... Hatırlarsın Fenerbahçe'de çalıştığın son dönemi, nasıl boğazları yırtılırcasına "İstifa" diye bağırıyorlardı sana... İşte bunu bu tribünde göremezsin Hocam. Bireysel olarak kızarız, görevi bırakmalı deriz, homurdanırız belki ama, bu tribüne organize olarak yansımaz...
Yönetim nasibini alır Beşiktaş tribününden, almalı da... Ama hoca ve futbolcu şanslıdır bu konuda... Homurdanmalar, ıslıklar olur ama asla toplu küfür, hakaret, "istifa" tezahüratları duyamazsın. Duymayacaksın da... Bunu neden tekrar tekrar, üstüne basa basa yazıyorum. "Rahat ol!" diye... Hep bize diyorsun ya, rahat olun diye... "Biz rahatız hocam, sen rahat ol" diyorum...
Bu takım gol de atar, seri de yakalar, şampiyonluğa da oynar. Oynar oynamasına da, onun öncesinde sen birşeylerle erken oynadın gibi... Bu takım geçtiğimiz sezonun en çok gol atan takımı değil mi? Aynı golcüler bu takımda değil mi? Sıkıntı Nihat ısrarında olabilir mi? Ahenk bu yüzden bozulmuş olabilir mi? Acaba sağ çizgiye koysan da ortalasa babam ortalasa olmaz mı? Senin Nihat ısrarının Şampiyonlar Ligi'ne yönelik olduuğnu biliyorduk. Manchester maçına hazıro lsun, maç eksiğini kapatsın istiyordun, ama ne olduysa yine o gün yedek otutturdun Nihat'ı... Kafan karışık Hocam, rahat ol...
Bu takım geçen sene çok gol atıyordu ama kanatlardan değil, Yusufumsu hareketlerle göbekten... Bir de kanatları çalışsa bu takım tutulmaz diyorduk. E şimdi İsmail'in ve Nihat'ın var sağ ve sol için... Dişlilerin yerini değiştirme, bakımını yap, yağını eksik etme, makine zaten çalışacak hocam....
Haşa! sen tabiki iyisini bilirsin. Bizimkisi sadece "Gak" demek...
En büyük Beşiktaşlı...
Revna Hanım, Sayın Başkanın, yeniden seçimlere girmesine razı gelmiyormuş. Sağlık sorunları var Demirören'in... Gerçekten de 5 yıl öncesi fotoğrafıyla bugünü yanyana koyuyorum da, görüntü de büyük farklar var... Kolay değil tabi... Paranı harcayacaksın, geceni gündüzüne katacaksın, buna rağmen çok kötü yöneteceksin, sağlığın da gidecek... Revna hanım bu konuda ısrarcı olursa, Beşiktaş'a son yıllarda kimsenin yapmadığı iyiliği yapar... Yıldırım Demirören YETER...
15 Eylül 2009 Salı
Neyi yazayım ki?
"Niye yazmıyorsun?" diyorlar... "Neyi" yazayım ki?
12 Eylül 2009 Cumartesi
Tuurrrrppp sıkayım sizin zihniyetinize!!!
Gerçekten çok sevimsizsiniz. Antipatiksiniz... Sonunda ligin, puan durumunun içine ettiniz. Suç siz de değil, size cirit attıranlarda.. Evde çoluk çocuk Türk futbolunun kaderine yön veriyorsunuz. Lefterler, Baba Hakklılar, Metin Oktaylar, Gündüz Tekin Onaylar, Hamdi Serpil Tüzünler, Metin Aşıklar, Süleyman Sebalar vardı, Türkiye'de futbolla anılan. Siz yoktunuz. Müjdatlar, Feyyazlar, Papaz Erhanlar vardı. Amigo Orhan, Vedat Okyar, Rambo Yusuf vardı. Siz yoktunuz. Bugün varsınız. Onlarca yıllık keyfimizi, keyfinize kurban eden... Adam oldunuz, ya da olduğunuzu zannediyorsunuz. Şimdi sevimsiz aile ortamınızda, yönetmenin deyimiyle "yalnız ve güzel ülkemin" insanının tek keyfi olan futbolunun içine ediyorsunuz... Tuurrrrrrpp sıkayım sizin zihniyetinize...
09 Eylül 2009 Çarşamba
Allah belanızı versin yağmacılar...
Tarihi nasıl kaçırdık ? : Adanademirspor - Livorno
Her şey şehir efsanesi gibi başlamıştı, Adana Demirspor Livorno'yu konuk edecekti ve biz de tarihi bir olaya tanıklık edecektik. Ne yazık ki şanslı olan 15.000 biletli seyirci dışında 70 Milyon nüfuslu ülkede bunu izleyebilen hiç kimse olmadı. Cuma günü bu ülkede tarihi bir maç oynandı ama futbolun her şeyiyle yankılandığı, her alanda konuşulduğu topraklarda bizim gibi futbolun peşinde bıkmadan usanmadan koşanların elinde hiç bir bilgi yok. Konuşacak bir şeye, yapılacak farklı yorumlara sahip değiliz. Dünya çapında ses getirmesi gereken, Türk futbol tarihinde bir ilk olan, modern futbolu rafa kaldırıp 1950'lerin, 1960'ların ruhunu yaşatan bu tarihi maçı kamuoyumuzun, Türk basınının ve medya kuruluşlarının işgüzarlığı ve ilgisizliği sayesinde izleyemedik. Elimizde DHA'nın 4-5 dakikalık görüntüleri ve kendi yayın kuruluşlarındaki birbirinin kopyası haberleri, NTV Spor'un bir kaç haberi ve çekimiyle Anadolu'dan Futbol'un yazarı Hüseyin'in yazıları var bilgi olarak. Cuma gecesi Türk futbolu için nasıl tarihi ve unutulmaz bir gece olduysa Türk spor yayıncılığı için de aynı oranda tarihi ve utanç dolu bir gece oldu bizce.Öncelikle DHA ve NTV'nin hakkını verelim, canlı yayın yapmamış olsalar bile ileride bahsedeceğimiz gibi siyasi yönü olan böyle bir müsabakadan bizi haberdar etmek için verdikleri çaba da önemliydi. Özellikle NTV'nin canlı bağlantıları ve Bağış Erten'in oraya gitmesi tatmin ediciydi. Yenilsen De Yensen De'yi sunarken konsept olarak bu maçı temel almaları da zaten işi önemsediklerini gösteriyor. DHA da elindeki görüntüleri diğer yayın organlarıyla paylaştı, kendine bağlı olan bir kaç gazetede haber yaptı bunu. Çaba harcayanların emeklerine ve çabalarına saygımız sonsuz elbette ancak futbol tarihimizde bir ilki yaşadığımız bu festival gibi olayla ilgili tüm verileri 10 dakikada izleyip-okuyup bitiriyoruz. Bu kadar kısa sürmemeliydi bir tarihe tanıklık etmek.
Şimdi Livorno'nun Türkiye'ye gelişinin belli olmasından sonra aşama aşama yaşanan olaylara ve bir tarihin gözümüzün önünden nasıl kaçıp gittiğine bakalım.
O olaya tam anlamıyla girmeden önce şuna değinelim : İlk paragrafın sonunca "bizce" diye kişisel bir ifade kullanmış olabiliriz ancak bunu açmak gerekir. Düşüncemiz bu olsa da kişisel olarak değil, ülke genelinde de hayati önemi olan bir olaydı bu sonuçta. Türkiye'nin 3. kademe ligi olan TFF 2. Lig takımı Adana Demirspor, Avrupa'nın 3 dev liginden biri olan İtalya Serie A'dan bir takımı Türkiye'ye getiriyor. Bu olay sadece Adana Demirsporlular'ı değil, en büyük rakipleri Adanasporlular'ı ve stada giremeyen tüm Adanalılar'ı, Anadolu'da futbolun peşinden koşan tüm tribün emekçilerini, karşılaşan iki ekibin ortak noktası olan solcuları ve solcuların da siyasi arenada en büyük rakibi olan sağcıları da ilgilendiriyor. Maça ilginin ne kadar fazla olduğunu anlamak için İzmir'den Yalı'nın, İstanbul'dan Çarşı'nın, Ankara'dan Alkaralar'ın ve çeşitli yerlerden bir çok taraftar grubu üyelerinin tribünde yer aldığını hatırlatalım. Futbolu kıyısından köşesinden tutan herkes kendini bir de siyasete adayanlar için zaten bulunmaz bir nimetti bu maç.
Artık yayın konusuna geçebiliriz tamamen. Bu maçın oynanacağı kesinleştiği zaman ilk olarak Adana Demirspor ve NTV Spor arasında ufak bir görüşme oluyor. Anlaşmaya varılamıyor ilk aşamada. Tabii bu 2 yönü var, Adana Demirspor ve NTV olarak ayrı ayrı bakmak gerekiyor. Aslında ikisi de farklı açılardan aynı yola çıkıyor ama açıklamalardaki ufak farklılıklar ilginç tezatlara da sebep oluyor. Öncelikle NTV'ye sorduğumuzda NTV tarafından canlı yayın konusunda bir niyet olduğu, görüşmenin yapıldığı ancak anlaşmanın sağlanamayıp sonuçsuz kaldığı söyleniyor. Bu gelişmelerin ardından Adana Demirspor başkanı aynı zamanda bir Adanasporlu da olan Güntekin Onay'ı arıyor ve bu maçın yayını konusunda bir ricada bulunuyor. Araya başkaları da sokuluyor ancak NTV ikinci aşamada pek de niyetli olmuyor yayın konusunda. Kısacası "bakarız" deniyor ve geçiştiriliyor olay. Detaylı görüşüp de anlaşılamama gibi bir durum yok ortada ama devamında da konuşulan bir şey yok. Öylece askıda kalıyor kulüp ile NTV arasındaki görüşme. Olumlu sonuç alınamamasındaki sebebin mali konular mı yoksa maçın siyasi durumu mu olduğu konusunda bir kanaate varamıyoruz yani. NTV'nin bu maçı kimseye kaptırmayacağını düşünürken yayın konusunda ciddi sayılabilecek bir gelişmenin olmayışı bile düşündürücü. Burada ilginç bir nokta da NTV'nin maçı yayınlamamasına rağmen bu işe en çok özen gösteren kanal olması ve diğer kuruluşların önünde yer alması, garip bir tezat oluşuyor bu açıdan bakınca.
TRT cephesinde ise olaylar başka bir boyut alıyor. NTV cephesindeki gibi basit bir ilgisizlik hikayesi değil olay. İlk başta ücretsiz yayınlayalım diyor TRT. Bu işin en tepesindeki kurum olduklarını söyleyip kulüple ücretsiz yayınlanması için anlaşmak istiyorlar, bir nevi ültimatom yolluyorlar kulübe. Ya parasız yayınlarız ya da yayın yapmayız diye. En azından sembolik bir ücret ödenmesi ve az da olsa bu güzel girişim için destek olunması isteniyor kulüp tarafından, TRT para vermemekte direniyor. Kulüp devreye AKP Adana Milletvekillerinden birini sokmak istiyor. Telefon görüşmesi yapılıyor ve TRT'den yayının yapılıp kulübe makul bir ücret ödenmesi yolundaki istekler iletiliyor. Bilin bakalım bir vekil bu tarihi maç için seçildiği ilin takımına nasıl destek oluyor ?.. Herhangi bir girişimde bulunmayıp kendisini vekil seçen ili böyle mükafatlandırıyor. Devletin elindeki kanala bir milletvekili olarak açıp rica etse ve bu maç TRT3'ten yayınlansa herkes tatmin olurdu. Ancak milletvekili bunu yapmadı, TRT yönetimi de bu güzel girişime finansal olarak destek sağlamayınca canlı yayın konusundaki son umut da uçup gidiyor. Tüm bu olumsuz görüşmelerin ve sonuçsuz çabaların ardından TRT maçın siyasi yönünü sebep gösterip yayınlanmama gerekçesini böyle açıklıyor kulübe. Mali konuların önüne perde çekilip ana sebep buymuş gibi gösteriliyor bir bakıma. Gerçi ana sebep olduysa o daha da vahim ya neyse, siyaset olayına girmeyelim, bizim tek derdimiz futbol. Her fırsatta Anadolu takımlarının gelişmesini savunanların, kendi normal reytinglerini fazlasıyla aşacağı neredeyse garanti olan böyle bir tarihi organizasyonu bedavaya getirme çabalarını da Türk futbolundaki kısır döngünün cevabını arayanlar için verilmiş en güzel cevap olarak addediyoruz.
Kaçırdığımız tarihi fırsatın verdiği üzüntü ve buna bağlı hayal kırıklığının etkisiyle elimizin uzandığı her yere uzanmaya çalıştık bize göre medya ayıbı olan bu olayın detaylarını öğrenebilmek için. Bunca bilgiye ulaştıktan sonra üzerine daha fazla yorum yapmak, işin siyasal boyutlarına karışmak pek bizim işimiz değil. Yukarıdaki olaylar çerçevesinde kaçan fırsat konusunda herkes gibi bizim de düşüncelerimiz var fakat bizim aklımız fikrimiz futbol. Bu yüzden kimseyi yönlendirmeden ulaşabildiğimiz bilgileri sizlerle paylaşmak istedik. Gönül isterdi ki stadın kapasitesi doğrultusunda 15 binle sınırlı kalan bu tarihe tanıklık eden birey sayısı çok daha fazla olsun ama olamadı maalesef. Muhtemelen önümüzdeki sezon bir fırsatımız daha olacak bu şölen için. Bu sefer yer İtalya olacak. Bizim medya kuruluşlarımız akıllanır mı bilmiyoruz ama İtalyan TV kuruluşlarının tutumunu da merakla bekliyoruz. Bu tip olaylara son derece alışık olan ve bir çok takıntıyı aşıp demokratikleşmeyi başarmış olan İtalya'da yayın sıkıntısı olmayacağını düşünüyoruz aslında. Olmadı İtalya yollarına düşebiliriz şu heyecan ve merakla...
TV yayını konusunda canlı yayın olmasa bile izleyiciye maç sunulamaz mıydı diye düşünüyoruz. 90 dakika kaydedilir ve maç sırasındaki tatsız durumlar ve siyasi olaylar kırpılıp 60-70 dakikalık çok geniş bir özet şeklinde yayınlanabilirdi.
NOT : Bu yazı ile ilgili eleştirilerinizi ve itirazlarını violafranchi@gmail.com veya tanjuern@hotmail.com adresine iletmenizi rica ediyoruz. Destek olan ve şu an bu yazıyı okuduğunuz tüm blog sahiplerini destek olmalarına rağmen olası bir tatsız duruma karşı korumak için sorumluluğu fikrin oluşmasını sağlayan bu iki arkadaşımız üstleniyor.
NOT 2 : Yazı konusunda Blog İdman Yurdu ve Futbloglar gibi blogları toplayan oluşumların herhangi bir desteği yoktur. Tamamen kişisel olarak haberleşilerek böyle bir tepki düşünülmüştür.
NOT 3 : Yazı içerisinde de defalarca belirtildiği gibi amaç asla siyasi değildir, herkesin tek tepkisi bu tarihi ve eğlenceli maçı canlı canlı tüm detaylarıyla izleyememiş olmaktır.
07 Eylül 2009 Pazartesi
Olmak ya da olmamak…
“Sana bir iyi bir kötü haberim var” diyen birisine, “Önce kötüyü söyle” deriz genelde… Şöyle açıklayalım; derler ya hani “Futbol fena halde hayata benzer” diye, işte 1-0 gerideyken 1-1’i yakalayan takımın psikolojik olarak rakibinden daha iyi duruma geçtiği gerçeği, neden önce kötüyü duymak istediğimizi açıklıyor…Şimdi 12 Eylül gecesi gelecek kötü haberi düşünelim; Beşiktaş, bugün karşı karşıya olduğu tabloyu, genellikle ligin 20 - 25. haftalarında yaşardı. Belki de kendi tarihinde bir ilki yaşıyor Beşiktaş. Ligin tamamlanmasına 30 hafta kala, bu mücadelenin içerisinde olup olmadığı ortaya çıkacak. Bazıları için konuşmak için erken olsa da, benim için öyle değil. Alınacak mağlubiyet 2 rakiple olan puan farkını en iyi 15, en kötü 18 puana çıkaracak. “Daha önce de lig de böyle durumlar yaşandı ve 8-9 olan puan farkı kapandı” denilebilir ama öyle değil işte. Fenerbahçe’nin, Galatasaray’ın ya da Beşiktaş’ın 8-9 puan geriden gelip öne geçtikleri sezonlarda rakip her zaman tekti… Bugün ise 2… Onlar da gerçek rakipleriniz, Galatasaray ve Fenerbahçe… Trabzonspor, Sivasspor değil… İşin özü mağlubiyet, Beşiktaş için bir krize dönüşebilir.
12 Eylül gecesi Beşiktaş’ın alacağı bir galibiyet, bundan sonraki haftalarda puan kaybetse de bu yarışın içerisinde sonuna kadar olduğunun göstergesi olacak. Rakipleri Beşiktaş’ın varlığını hissedecek ve üzerlerindeki baskı 1’ken 2’ye çıkacak… Biraz keskin bir cümle olacak ama Beşiktaş, alacağı galibiyetle bir anda şampiyonluğun en güçlü adayı durumuna geçer gibime geliyor. Beşiktaş’ın Galatasaray maçını net bir skorla kazanacağını düşünüyorum. Takımın, bu galibiyetle arkasına alacağı rüzgarı düşünebiliyor musunuz? Yere göğe sığdırılamayan ve namağlup şampiyon ilan edilen Galatasaray’ı yenmek, bana göre normal bir galibiyet olur, bunu samimi söylüyorum ama boyalı basın için böyle olmayacak… Nasıl saf değiştirdiklerini, öbekler halinde siyah-beyaza doğru aktıklarını, eğer Beşiktaş galip gelirse hep beraber göreceğiz…
Bir başka iyi haberi de 16 Eylül sabahı yazacak gibi gazeteler. Galatasaray maçının sonucu ne olursa olsun Manchester United’dan puan alacağını düşünüyorum Beşiktaş’ın… Lige verilen ara en çok Beşiktaş’a yaradı. Kanımca, bu sezon için Beşiktaş’ı değerlendirirken, 4. hafta ve sonrası diye değerlendireceğiz.
Son olarak içimdeki kötü bir histen de bahsetmek istiyorum. Allah muhafaza olası bir Galatasaray ve M.United mağlubiyeti, yönetimsel ve ekonomik anlamda Beşiktaş’a yine büyük bir darbe demektir. Darbeyi vuracak olan ise yine Başkan Demirören olacaktır. Düşünsenize, iki ezeli rakipten 9’ar puan geriye düşmüşsünüz, M.United’a yenilmişsiniz… Süper Lig sizin için neredeyse bitmiş… Yıldırım Demirören’in neler yapabileceğini az çok kestirebiliyorum. Günü kurtarmak adına, Ocak’taki kongrede yeniden başkan seçilmek adına, Leyla ile Mecnun’u kıskandıracak koltuk sevdasına, bu sevda uğruna neler yapabileceğine aşinayız aslında. Yeni stat projeleri mi dersiniz, dünya çapındaki hocalarla dünyanın en gözde otellerinde görüşmek mi dersiniz, Ocak ayına yönelik dünyayı sarsacak!!! transferlere girişmek mi dersiniz, girişmekle kalmayıp 10 yabancısını unutarak menajerlere, futbolculara, kulüplere önden ödemeler yapmak mı dersiniz, Fulya’daki Aşçıoğlu’na ait iki gökdelenin arasında poz verip, “Bakın eserimiz” gösterisi mi dersiniz… Ne derseniz deyin, ne beklerseniz bekleyin. Emin olun sizi de, bizi de şaşırtmaz kendileri…
Kısacası, 2 maçın Beşiktaş’a faturası, Yıldırım Demirören üzerinden temiz 10-20 milyon Euro’ya mal olur… Dönem itibariyle harcayacak yeri mi yok? Harcayacak yer bulurlar merak etmeyin…
Şimdi bir iyi, bir kötü senaryo ile karşı karşıyayız. Hangisinin perdeleneceği 1 hafta içerisinde netleşecek. Benim tahminin “Beyaz” perdeyi izleyeceğiz. Gerçi tahmin mi, temenni mi onu da kestiremiyorum ya, neyse…
01 Eylül 2009 Salı
Bu mudur şampiyonluk?
Resmi sitede yayınlanmış başkanın boy boy fotoğrafları... Dört bir yanı kupa... Dersin ki 90'lı yılların Ajax'ının başında... Fulya Kompleksi'ni de koymuşlar başkanla yan yana... "En büyük şampiyonluğumuz Fulya Süleyman Seba Kompleksi" yazıyor üstünde... Fotoğrafta gördüğünüz sağdaki binanın BJK ile bir ilgisi yok... Solda gördüğünüz 2 tane gökdelenin de BJK ile bir ilgisi yok. Ortadaki -diğerlerine yarısı kadar olan- bina BJK'nin, bir de yerin altındaki otopark ve market alanı... Oysa arazinin hepsi Beşiktaş'ındı. Başkan BJK'ye boşa harcadığı 100 milyon Euro yerine 50-60 milyon dolara yapabilirdi burayı. Sonraki satışlardan kendi parasını fazlasıyla çıkarır geri alabilirdi. Aşçıoğlu'na peşkeş çektiler ve buradan yaklaşık 500 milyon dolar kazandı müteahhit. Beşiktaş mı ne kazandı? Kırıntılarını...Sözleşmede yapıların yüzde 67'si BJK'nindi. Müteahhit anlaşmanın ötesinde 2 kuleye 8'er kat, yani 64 daire daha ekledi. "Bunun anlaşmayla bir ilgisi yok, bu izni belediyeden aldık" dedi. BJK'ye bişey vermedi. ilk anlaşmanın yüzde 67'lik kısmı vardı ya; yer altından verildi BJK'ye...
BJK ne yaptı? O yerleri kiraya verdi. Kaç paradan? Metrekaresi 17 dolardan... Kiraladığı kişiler ne yaptı? Tekrar başkalarına kiraya verdi. Kaç paradan? Metrekaresi ortalama ortalama 40-45 Euro'dan...
Beşiktaş bu 17 dolarlık bedelleri 10 - 20 yıllık kiraladığı yerlerden aldı ve kullandı. Kiracı ise kiraladığı yerden, yine başkasına kiralayarak, hem bedavaya oturacak, hem de kulübe ödediğinin 3-4 misli fazla para kazanacak. Yanlış anlaşılmasın, orada yapacağı işten değil, sadece kiralardan...
Kimse Fulya'dan gelir melir beklemesin uzuuun yıllar. Diyorlar ya hani, "yıllık 15 milyon dolar gelecek" diye. Yalan... Hani nerede, ne zaman gelecek, 20 sene sonra mı? 10 senelik kira bedelini sadece Del Bosque'ye ödeyerek kullandınız zaten...
Bu mudur "En büyük şampiyonluğumuz Fulya Süleyman Seba Kompleksi"? Allah adamı taş eder, taş... Çünkü içini boşalttığınız kulüp Beşiktaş...
Lig'e Beşiktaşlı damgası
Haberi Zaman yapmış... Bnece hoş da olmuş... Beşiktaşlılar'ın lige yaptığı iyi giriş sayfalara taşınmış... Şifo az buçuk geride kaldı ama onun takımının da potansiyeli var. Rıza, Ertuğrul direk 1. adam olarak çalışmışlardı Beşiktaş'ta. Ziya hoca 2. adamlık yaptı... Kendisini yakinen tanırım, Beşiktaş'a teknik direktör olacak kadar lobi sahibi değil. Beşiktaş'ın evlatlarından, Beşiktaş hocalığı yapmaya en yakın isim Şifo... Antalya Teknik Direktörü olduğu gün BJK'nin 7 kişilik Divan Kurulu üyelerinden biriydi. Yani kulüple en iç içe olan O... Hocalık için bugünden değil, 2-3 sezon sonrasından bahsediyorum...
31 Ağustos 2009 Pazartesi
Transferler ve indiregangi...
Hangi transferin, neresinden başlasak bilemiyorum? Yüzeysel yazıp geçeceğim… Nasılsa 2010’ Ocak’tan sonra bunların hesabı sorulacak. Defterler incelenecek, işin içerisine maliye girecek…Dediğim gibi hangi birini yazayım;
Baba ve oğulların Demirören- Kızıl ortaklığını mı?
İtalya’da ortalama 1’er milyon Euro bonservisli Sivok – Zapo’nun 9 Milyon Euro’ya nasıl alındığını mı?
Ferrari’nin ilk rakamı 2 milyon Euro iken, Beşiktaş tarafından birkaç günde 4,5 milyon Euro’ya transfer edilip alındığını mı?
Antep’in 10 milyon istediği yerde, yöneticilik başarısıyla bu fiyatı 8 milyon Euro’ya indiren yönetim başarısını mı? (Lütfettiği çini Antep başkanına minnettarız!!!)
Bunlar, içerisinde anormallik barındıran transferlerimizin bir kısmı…
Tabata artık futbolcumuzdur, fiyat konusunda kendisinin bir günahı yok. Çıkar topunu oynar baş tacı ederiz… Mesele transferdeki çapanoğlu... Mesele başkanlar arasında…
Rakamlar sembolik gibi… Bir taraftan borç rakamı tutulamaz bir hızda yükseliyor. Ödemeler önümüzdeki yılın transfer dönemine denk geliyor Yani yeni gelen yönetim kafadan 6 milyon Euro Tabata için Antep’e ödeyecek.
Anlaşmayı yapan Demirören, parayı ödeyecek olan yeni yönetim… Nihat’ta, Zapo’da Sivok’da, İsmail’de olduğu gibi…
Belki de birilerinin elinde yüklü paralar var, kaynağı ve faturası olmayan. Paralar bu şekilde temizleniyor. İnsanın aklında bin tane tilki dolanıyor hal böyle olunca… Rusya gibi ülkelerde bu tarz transferler incelendiğinde aklanan paralar çıktı piyasaya… Hem başkanlar bireysel hukuki cezalar aldı hem de kulüpler…
Böyledir demiyorum, böyleyse de zaten 2010 Ocak’tan sonra yeni yönetim bunu çıkartacak. Kimsenin şüphesi olmasın… Antep’e bu paraların girip girmediğini, kulübün yöneticilerine sormak lazım!!!
Zapo; Gözden çıkarıldı. Bonservisi 4,5 milyon Euro
Delgado; 6 milyon Euro bonservis (Ülker’e) + oynamadan 2,1 milyon Euro garanti para
Seriç; 1 milyon Euro fesih bedeli
Nihat; 4,25 milyon Euro bonservis + 11 milyon Euro 4 yıllık alacak
İsmail Köybaşı; 5,5 milyon Euro bonservis + Serdar Kurtuluş
Tabata; 8 milyon Euro bonservis + 4,5 milyon Euro 3 yıllık alacak
İbrahim Kaş, 850 bin Euro ve vazgeçilen 350 bin Euroluk yetiştirme bedeli;
Evet, Beşiktaş yönetiminin sadece bu transfer sezonunda attığı imzaların bedeli 48 milyon 50 bin Euro… Yani; 101 milyon TL… Hesaplar ortada, tarafımdan bir şişirme yok… Bu rakam minimum rakam… Erhan, Rıdvan, Onur, Gordon gibi isimlerin geliş gidişlerini listeye eklemedim…
Bu rakamlarla muhtemelen Avrupa’da transfere en çok para harcayan 5 kulüpten birisidir Beşiktaş… Bu mudur Beşiktaş başkanlığı, bu mudur Beşiktaş’ı sevmek, bu mudur Beşiktaş için bir şeyler yapmaya çalışmak… Bunun adı Beşiktaş’a ihanettir. Evet, tam manasıyla İHANETTİR…
Dediğim gibi, kimse aday olmasın diye şişirilen alacakların, uçuk fiyatların ve hovardalığın hesabı, kulüplerin ve şirketlerin hesabına girilerek öyle bir sorulur ki, bu işlerin içindekiler utancından gidecek yer bulamaz… Bulamayacak da…
28 Ağustos 2009 Cuma
Bunu yazmıyorum...
27 Ağustos 2009 Perşembe
Ha şöyleee...
Tebrikler yönetim... Doğru hamle... Yapılması gereken buydu. Bu saatten sonra daha azmaz bu çocuk... Perişan oldu, şamar oğlanı oldu ortalıkta. Beşiktaş hiç pişman olmayacak Batuhan'ı elinde tuttuğu için...Bakın ne demişiz bir kaç hafta önce; Ha şöyleee:) biraz da uyuşusun taraftar beklentisi ile yönetim icraatları...
Baba, evden uzaklaştırma cezası verdi... Zor geldi tabi, dışarısı çetin. Oradan oraya oradan oraya sürüklenirsin maazallah... Demek ki ne yapacakmışsın, baba evinde biat edip sıcak çorbanı içip, sıcak yatağında yatacakmışsın... Şimdi evin kapısında dolanıyor Batuhan, mahsum bir vaziyette, başı önde içeri alınmayı bekliyor. Bekletmeyin, yeter ama... İnsan, eve girmek isteyen evladına kapıyı kilitler mi? verilen emeklere yazık değil mi? O çocukken, onunla ilgili kurulan hayallere yazık değil mi? Ne yaparsın, her evladın huyu suyu bir olmuyor işte. Bu da böyle bir çocuk... Günahıyla sevamıyla bu evin çocuğu... Açın kapıyı girsin. Kurda kuşa atmayn çocuğu... Sonra "Ah", "Tüh" fayda etmez...
Alın şu çocuğu...

Ufuk Ceylan... yaş, mevki ve kabiliyet itibariyle transfer döneminin en alınası oyuncusu bana göre... 23 yaşında. rahat 12-13 senesi daha var futbolda... Rüştü son demlerini yşaıyor. Hakan Arıkan'ın da hiç bir zaman Beşiktaş'ın 1. kalecisi olacağına inanmıyorum. Önümüzdeki yıl kaleci arayışlarına girecek Beşiktaş... Alacak yerli kaleci olmadığına göre, yabancıya yönelecek. Bu durumda 6 yabancının ancak 5'i ortada kullanılabilecek . Oysa bugün önünde Ufuk Ceylan gibi bir fırsat var. Tahminim Dünya Kupası'ndan sonraki dönemde Ufuk Ceylan koruyacak A Milli Takım'ın kalesini. Beşiktaş yönetimi işine yaramayacak onca transfer için ortaya savurduğu milyon dolarları düşünmüyor da, kalesini 10 yıl garantiye alacak bir transfer için mi hesap kitap yapıyor. Yok, bugün bunun hesabını yapıp, sezon sonu sözleşmesi biten Rüştü ile yıllık 1,5 milyon Euro'ya (bugün aldığı ücret) tekrar anlaşırlarsa -ki muhtemel- buna da şaşırmam. yaptıkları, yapacaklarının teminatıdır...
Şimdi diyeceksiniz ki; "Yahu kardeşim, Beşiktaş'ın bugün kaleci ihtiyacı mı var?" Bugün yok ama yarın var... İsmail'in, Rıdvan'ın, Onur'un oynayacağı yakın geleceğin Beşiktaş'ı, kaleci planını da yapmış olması gerekir...
Evet, bu konuda çok ısrarcı olduğumun farkındayım... Ama bunun nedeni bir kaç yıl sonra kaleci ihtiyacı doğduğunda çok daha iyi anlaşılacak...
26 Ağustos 2009 Çarşamba
25 Ağustos 2009 Salı
A2'yi izlemeye...
Birazdan ineceğim İnönü'ye A2 derbisi için... Malumunuz, BJK - GS açılış maçı var... Beğendiğim isimleri sıralayacağım burada... A2 ligi güzel fikir... Özel izleyici toplayabilir, PAF'a oranla daha bir Lig olmuş... Son yıllarda GS altyapısından müthiş çocuklar çıkıyor. A Takım, bu çocuklardan çok faydalanıyor. BJK de fabrika gibi üretiyor ama gel gelelim kendisi için değil. Tek çıkartabildikleri Serdar Özkan, hesabını siz yapın... Yok mu? İzlemeye doyamayacağınız gençler var aralarında ama sadece bizim görebildiğimiz!İşi müsait olan arkadaşların gelmelerini tavsiye ederim... Kapalı Üst B Blok'ta olacağım... En azından "Abi, bu çocuk, adam olur" diyerek, tek maçta notunu vereceğimiz:) futbolcuları birbirimize göstermek adına...
Havadan nem kaparım...
Ligtv.com.tr'den... :) Galatasaray'ın performansına ithafen... "1-2-3 gol yetmez" başlığı atmışlar... Demek ki 89-92 yıllarına sadece biz değil tüm futbol camiası hasret kalmış... Metin - Ali -Feyyaz'lı kadrodan sonra birilerinin bunu yapmasını beklemişler... Ama bir fark var, Metin - ALi - Feyyaz bunu 3 yıl yaptı, 3 hafta değil... Sözüm GS'ye değil, hakkını veririm, laf etmem de... Sözüm boyalı basına... Bakmayın şimdi iyi gidenin yanındalar... Biliyosunuz bunlarıi, yağmur nereye yağarsa, bereket nerede varsa oraya yol alırlar... GS'nin iki hafta puan kaybı, BJK'nin 2 seri galibiyeti sonrası manşetleri tahmin etmek zor değil...GS için; "Bu yıl da mı hüsran?"
BJK için; "Şampiyon, ünvanını devam ettirecek gibi"
Yurdum işte, basınından anlaşılacağı gibi...
24 Ağustos 2009 Pazartesi
Onlar giderken ben geliyordum:)
Ben hayatımda, krizi bu kadar güzel yönetebilen başka bir adam tanımadım. Buna siyasiler, eğitimciler, ekonomistler, veliler dahil...Bu sabahki söylemleri her yerde mevcut... Tekrar yazmaya gerek yok... Ama çok beğendiğim bir kaç cümlesine yer vermek isterim;
"Beni ve takımımı eleştirenlerin bilgisi kadar benim unutmuşluğum vardır..."
"Son 5 yıl da iyi başlanmış da ne olmuş, biri bana bunu açıklasın..."
"Uzun soluklu bu yarışta kaybettiğimiz bu puanlar Beşiktaş'ı şampiyonluk yolundan alıkoymayacaktır."
Çok yorgunum, beni bekleme kaptan...
23 Ağustos 2009 Pazar
Amaannn... 2 kupam var, neme lazım...
21 Ağustos 2009 Cuma
Gençler mi problemli, yoksa siz mi?
“Yönetimsel marifet” haberleri ardı ardına gelmeye devam ediyor. Evvela Manisaspor ile yaşanan ve transfer yasağına neden olan 100 bin YTL’lik problem… Buna karşılık resmi siteden bir açıklama yapıldı. Olayın gerçek olmadığı söylendi, her zamanki gibi… “Bozüyükspor’dan alınan Onur’un lisansının çıkmaması, idmanlara katılmaması ve Gençlerbirliği deplasmanına “İzinli olduğu gerekçesiyle!” götürülmemesi, transfer yasağını doğrular gibiydi.Dün, tahkimden yeni bir karar çıktı. Tahkim Kurulu, Yusuf’un transferinde takas yoluyla Bursaspor’a verdiği Aydın Karabulut’u ikna edemeyen ve bu nedenle taahhüdü yerine getirmeyen Beşiktaş Kulübü’nün, Bursaspor’a 1 milyon dolar ödemesine karar verdi. Aksi takdirde Beşiktaş’ın transfer yapması mümkün görünmüyor.
Yusuf’un transfer sürecinde, Aydın Karabulut konusunda neler yaşandı hatırlayın. Aydın’ın gönderilmesi konusunda bütün camia ayağa kalkmıştı. Ortada bir haksızlık ve iş bilmezlik vardı. Aydın çok değerli bir gençti. Başkan mali kongrede “Aydın sorunlu bir oyuncu” dedi.
Ne güzel memleket… Aydın sorunlu, gönder… Batuhan sorunlu, gönder… Ali sorunlu, gönder… Veli sorunlu, gönder… Kongre üyeleri bu sorunları çözesiniz diye sizi oraya seçti. Siz, bu sorunları çözsün diye Teknik Direktör’e para ödüyorsunuz… Yoksa ne siz bostan korkuluğusunuz, ne de Sayın Denizli…
Hadi oyuncuyu gönderdiniz, yönetimde olduğunuz için tasarrufunuzdur… Ama yaptınız transferlerin çoğunda, bir müddet sonra kuralsızlıklar yansıyor medyaya… Resmi makamlarla karşı karşıya geliyor Beşiktaş…
Hal böyle olunca, mevcut durumları sayfalarına ya da ekranlarına taşıyan medyayı taraflılıkla, düşmanlıkla itham ediyorsunuz. Medyanın, Fenerbahçe ve Galatasaray’a göre, Beşiktaş’a şaşı baktığı aşikâr... Ama siz de baktırmayın, zemin hazırlamayın, onlar için bütün şartları oluşturmayın değerli başkan ve yönetim kurulu üyeleri… İcraatlarınız ortada, medyaya yansıyınca veryansın… Bu durumdan tribün de, forumlar da, gruplar da etkileniyor. Yönetimin iş bilmezliğini eleştireceği yerde, başlıyor haberi veren medyaya kâfir, küfre… Bu da işine geliyor Beşiktaş’ı yönetemeyenlerin, çünkü hedef sapıyor…
Kulübün İbrahim Kaş’ı kiraladığı haberi geldi şimdi de… Bedava giden, elden kaçırılan , belki de yol verilen bir adam… Yetiştirme parası altında bir çerez parası alındı. Kiralama ücreti ne kadarmış açıklasınlar bakalım. Zaten senin olan bir oyuncuyu kontrol edemiyorsun, gidiyor, bir yıl sonra geri getiriyorsun ama başkasının malı olarak… Diyeceksiniz ki “Neden yöneticileri arayıp sormuyorsun?" İnanın hiç birinin konudan haberi yok. İnternette, haber sitelerinde ne görüyorlarsa, ne okuyorlarsa o… Birçok transferde, transfer söylentisinde tecrübe ettim bunu. Yanılgı üstüne yanılgı yaşadım. Yöneticidir, asbaşkandır vs. diye, bizzat kendilerine sordum, cevap aldım… Yazdım, çizdim ama mahcup oldum… Çünkü tamamına yakınının kulüp içinde ne olup bittiğinden haberi yok…
İbrahim Kaş transferi doğrudur, yanlıştır, onu tartışmıyorum. Hoca işine yarayacağını düşünüyorsa aldırmak isteyebilir. Hoca bu, ister… Çok pahalıya mal olduğunu da düşünmüyorum. 3 kuruş oraya, 1 milyon dolar Bursa’ya, 100 bin Manisa’ya, milyon dolarların nerelere gittiğini zaten resmi siteden de açıklıyorlar… Sayın başkan ve yönetim kurulu, “Transfer ücretleri, tazminatlar, kiralama bedelleri vs. içerisinde, Kapalı’nın önünde su satıp, kazandığı parayla Eski Açık’a giren 15-16 yaşındaki, tüyü bitmemiş Beşiktaşlı’nın hiç mi katkısı yok?”
Ha, Pardon! Başkan cebinden ödüyordu, değil mi? “Helal olsundu, başkası olsa yapmazdı değil mi? Adam hem parasını veriyor, hem de bir sürü laf yiyordu değil mi?
Velhasıl kelam, son yıllarda Beşiktaş’ın gençleri nedense hep sorunlu… Biri gececi, biri isyankâr, biri vurdumduymaz… Beşiktaş’ın iyi gününe üzülen, kötü günü için fırsat kollayan biz de sorunluyuz gerçi!!! Sorunlu babam sorunlu… Her şey sorunlu, dünya sorunlu… Tek sorunsuz Yıldırım Demirören ve dâhiyane yönetim anlayışı…
Ergin Aslan / Serencebey
20 Ağustos 2009 Perşembe
Şampiyonlar Ligi D Grubu
Manchester United FC (ENG)FC Porto (POR)
Beşiktaş JK (TUR)
FC Rubin Kazan (RUS)
Büyüksün vesselam...
19 Ağustos 2009 Çarşamba
Türk Kızılayı çok yakıştı
Moda tabirle, endüstriyel futbolda reklamların ve sponsorların önemi yadsınamaz. Yadsımıyoruz da… Yadsıdığımız şey, yeni formalarla çıkılan Catania maçında futbolcuların isimlerinin numaralarının altında olması, numaraların üstünün ise boş olması… Belki oralar birileri için ayrılmış… Akla hemen Ülker geliyor. Önce Galatasaray formasında gördük sırttaki Ülker yazısını, 4 yıl için 27 milyon avro gibi bir rakam verildiği söyleniyor Galatasaray’a… Sonra da Fenerbahçe formasının sırtında rastladık Ülker reklamına. Ücret olarak Galatasaray’dan aşağı kaldıklarını zannetmiyoruz. Peki Beşiktaş’ın ki neden boş? UEFA resmi Avrupa maçlarında bu reklama izin vermiyor, Catania maçı özel maçtı… Ha, Ülker ya da başka bir firma ile henüz anlaşma yapılmadı ise şampiyon takım olarak “Bak, benim de sırtım boş” iması mı yapılıyor. Yok değil, bir anlaşma yapıldıysa neden kimsenin haberi yok. Velhasıl kelam, rakiplerin 30 milyon avro gibi kazanç elde ettiği bir mecradan bir şey kazanacak mısınız, yoksa Beşiktaş forması kendine has sadeliğiyle mi bırakacaksınız. Ne yapacak iseniz, herkes çoktan yaptı… Haberiniz olsun…Zamanında konuyu bu şekilde değerlendirmiştik...
Konu çözüme kavuşturuldu ve Beşiktaş yönetimi Beşiktaş'a yakışır bir hareket yaptı. Emeği geçen herkese teşekkürler...
Çok zeki hareketler bunlar!
Yıldırım Demirören, başkan olarak geride bıraktığı 6 sezonda hatalı transferler yaptı, yanlış demeçler verdi, harcamalarıyla kulübü bir bilinmeze sürükledi… Deneyimsizdi, yönetici tercihlerinde hata yapıyordu, fevri hareket ediyordu… Ta ki kısa bir süre öncesine kadar… 2004’ten 2009’a gelindiğinde geçmişteki hatalarından ders çıkarmaya başladı Başkan! Artık daha tecrübeli...Beşiktaş, sezonu şampiyon olarak tamamladı. Çifte kupalı şampiyon, transfer döneminin ilk bölümünü de şampiyon olarak tamamladı. İsmail Köybaşı, Nihat Kahveci, Ferrari ve Rıdvan Şimşek için 15,5 milyon avro bonservis ödendi. Buna karşılık kadrodan gönderilen hiçbir futbolcudan tek kuruş kazanılmadı. Kazanmayı bırakın, bu futbolcuları göndermek için neredeyse transfere harcanan para kadar tazminat ödendi… Borçlar geldi 200 milyon TL sınırına dayandı.
Gerçekten de yapılan işler, Yıldırım Demirören açısından çok zekice… Çünkü 2010’da kongre var. Son yıllarda yapılan anlaşmalar da genellikle 2010 sonrası ödemeleri kapsıyor. Yeni gelecek başkan ve yönetim, Demirören’in transfer ettiği futbolcuların bonservislerini de ödemek zorunda kalacak. Hem de epey kabarık fiyatlarla… Bu sayede başkanın karşısına çıkmaya kimse cesaret edemeyecek, birileri çıktığında, başkan alacaklarını gündeme getirecek… Bunun sinyallerini Baba Erdoğan Demirören, son mali kongrede vermişti. Seçime yönelik bu geri püskürtme politikasını takdire şayan buluyoruz… Ama unutulmaması gereken bir şey var, tarihinin hiçbir döneminde bu kadar borca bulanmamış Beşiktaş’ın 2010 kongresi, 2007’deki şartlarda gerçekleşmez…
Ergin Aslan
Serencebey Gazetesi 42. sayısı kapak yazısı...
Tipe bak!
"Kula bela gelmek Hakk yazmadıkça, Hakk bela yazmaz kul azmadıkça" değil mi? Eh be Ankaragüçlüler aldınız mı başınıza büyük belayı...? Ne işiniz var sizin şu güzel baba oğulla!!! Tabi Vassell'i getirmenin de bir bedeli var değil mi? Yazık oldu, gerçekten çok üzüldüm. Her ne kadar 92-93 sezonundaki 8-0'ın bedelini Allah bir şekilde ödetecekti diye düşünsem de gerçekten çok üzüldüm. Severim Ankaragücü'nü, onlar bizi sevmese de...
18 Ağustos 2009 Salı
Yine mi geleceksin?
"Mustafa Denizli bu kadrodan ayrılsın, Batuhan bu kadroda kalır, hemen gelir, belki de yeni gelen oynatır..." Söylem aynen böyle... Lig TV'de konuşuyor büyük menajer... Bu aralar biraz fazla ön plana çıkmaya başladı, içeride bir hareketlilik var ama hadi hayırlısı..."Yeni gelen Batuhan'ı hemen oynatır" diyor. Dur bakalım… Kim gidiyor, kim geliyor, kimi oynatıyor? Nereden çıktı şimdi bu? Yine neyin peşindesin Sinan Engin?
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk'ın
" Ensesine vur, ekmeğini al" derler ya, işte öyle bir çocukmuş bizim Holosko, yeni yeni anlar oldum. Manisa'da oynarken, Giray Bulak'a gider yapmasının sebebi, gönlündeki takıma karşı oynarken biraz daha kalabilmekmiş sahada, yeni yeni anlar oldum... Şimdilik sessizliğinin ve sorunsuzluğunun cezasını çekiyor gibi... Ama doğru bir tanedir... Kulübede oturman anlamsızsave doğru değilse, bugün, olmadı yarın sahadaki yerini alırsın. Çünkü sen iyisin...Sus da adam sansınlar...
Söyleyen ecdat ise boş söylememiştir. Ne güzel söylemiş değil mi;"Biliyorsan konuş ibret alsınlar, bilmiyorsan sus adam sansınlar"
İşte bir bilmeyenden inciler...
Beşiktaş'ı ben şampiyon yaptım
Beşiktaş'ı ben şampiyon yaptım. O kadroyu ben kurdum. Beşiktaş 5 yıl sonra şampiyon yapmanın gururunu yaşıyorum. Denizli'yi takıma ben getirdim. Golfçü Serhat ve ben başkan Demirören'i ikna ettik. Mustafa Denizli şampiyonluktan sonra beni aramadı. çok da önemli değil. Ama başkanımız şampiyonluğun ertesi günü beni arayarak, "kardeşim teşekkür ederim" dedi. Bu bana yeter de artar.
.....Arada bir sürü saçmalık devam ediyor.....
Mehmet Topuz'a kefilim
Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım bu yıl işi sıkı tutuyor. Fenerbahçe çok iyi çalışıyor ve çok iyi takım olmuşlar.. Daha bu takıma Mehmet Topuz katılacak. Maehmet topuz çok iyi bir oyuncu ve çok karakterli bir insan. Aziz Yıldırım çok iyi bir transfer yaptı. Demirören isteseydi bu transferi yapardı ama son anda Mehmet Topuz'u Aziz Yıldırım'a bıraktı.
17 Ağustos 2009 Pazartesi
Ses yok, gürültüye devam...
Beşiktaş geçtiğimiz sezonun ilk 20-25 haftasındaki gibi... Arada bir gol bulup kazanırsa ne ala... İki kanat çalışırsa pozisyon bulunuyor, teki çalışırsa işler zorlaşıyor. Erhan'ın maşallahı var... Yeteneği ne ise kullanıyor. Solda İsmail'in oynamayışını anlayamadım. Mesele İbo'nun oynayıp oynamaması değil, İsmail'in oynamayışı... Doğal olarak Beşiktaş sol kanadı son 8 yıldaki gibiydi... 2 kanat çalışırsa Bobo'nun işe yarama ihtimali var, yok göbekten gelinecek ve sırtı kaleye dönük kalacaksa taraftara can çekiştirmekten başka bir işe yaramaz. Holosko bu takımın bankosudur. Galatasaray'da Arda, Fenerbahçe'de Alex'in forması tartışılmaz ise Beşiktaş'ta da Holosko'nun forması tartışılmaz. Solda İsmail - Nihat, sağda Erhan - Holosko, hücumda Nobre, Nobre'yi destekleyen Tello ya da Yusuf... Eldeki malzeme kanımca böyle değerlendirilmeli... Rotasyon yapmış olmak için rotasyon yapılmaz. Nihat belki bekleneni veremiyor ama arzulu görüntüsü beni heyecanlandırıyor... Sonbaharın tutulmazı olur...Denizli her zamanki gibi, gülümseyerek bakıyor hayata... Zorlanıyoruz ama böyle iyi, biz geriden gideriz şimdilik diyor ve ekliyor "Zaten alışkınız, biliyorsunuz"...
Bu da beni rahatlatıyor...
2 fotoğraf arasındaki 7 fark...
Üstteki fotoğraf Kasım 2007’ye ait. İşlerin yönetim açısından her zamanki gibi pekiyi gitmediği günler… Teknik Direktör Ertuğrul Sağlam… Takım sahada antrenman yapıyor. Yönetim de 10 kişiyle saha kenarında. Yani kaleciyi bulsan A takımla 11’e 11 maç yapabilirsin… Kenan Öner son taktikleri alıyor hocadan… Bülent Deriş; Ertunç Soğancıoğlu ve Mario Berk’e kanatlardan bindirme yapmaları gerektiğini anlatıyor. Takımın tecrübeli isimleri İlhan Durusoy, Hüseyin Yücel ve Halim Aydın pür dikkat rakibi analiz ediyor. Genç yetenek Şeref Yalçın’ın kaptana yakın oturması, forma şansı bulma isteğinden kaynaklanıyor olsa gerek… Takım içinde her şeyin yolunda gitmediğini bazı ekip üyelerinin sahaya arkasını dönmesinden anlıyoruz… Sonuç; tribünlerden yükselen aynı şarkı… “Arkası gelmez dertlerimin, bıktım İllallah…”Ve Temmuz 2009…
Alttaki fotoğraf Temmuz 2009’a ait… Beşiktaş Barış Kupası için İspanya’da… Karede; Başkan, 2 yönetici, 2 de yönetici adayı! var… Bu, Mustafa Denizli farkı olsa gerek! Hani şu yöneticileri kampa, takım otobüsüne yanaştırmayan Mustafa Denizli! Hepimiz, şampiyonluğun ana etmeni olarak yönetimin takımdan uzak kalmasını ve 3-4 ay boyunca demeç vermemesini göstermiştik… Bugün ise saha kenarına baktığımızda önümüzdeki dönemin kadro yapısının şekillenmeye başladığını görüyoruz. Genç yetenek Şeref Yalçın formayı kapmış gibi görünüyor, basketbolda gösterdiği muhteşem! performansı futbola da yansıtacak gibi bakıyor… Nedim Sarsmaz’ın oyun stilini zaten beğenerek izliyoruz. Bu yıl ki fotoğrafın en büyük farkları Üsküdar Beşiktaşlılar Derneği Başkanı Cengiz Zülfikaroğlu ve Orhan Ertanhan… Yeni dönemde kadroda yer bulacakları her tarafta konuşuluyor… Neyse, takımda büyük bir gelişme var. Önceleri yönetim tam kadro olarak saha kenarını zapt ederken, bugün 3 + 2 (Aday) ile pozlar veriliyor. Dediğimiz gibi, bu da Mustafa Denizli fakrı olsa gerek…
Not: Şaka bir yana, futbol takımı Barış Kupası’na katılmak için İspanya’ya gitmişken, yönetimin haricindeki isimler hangi sıfat ile takımın antrenman sahasında bulunuyorlar. Hayır, bilmediğimiz bir sıfatları varsa resmi olarak açıklansın ki, türlü sorular da akıllara gelmesin. Bu isimler İspanya’da Beşiktaş’a bu kadar yakın olmanın bedelini kendi ceplerinden mi karşıladılar yoksa Başkan’ın ya da kulübün misafiri olarak mı orada bulundular?
Öğrenciye bedava konaklama...
Düzce Beşiktaşlılar Derneği örnek bir davranışa imza atıyor. 2009-2010 öğretim yılında Düzce Üniversitesi'ni tercih edecek 3 öğrenci, Düzce'de ücretsizsiz konaklama imkanından faydalanacak...Dernek Başkanı Bayram Ali Kubilay'ın verdiği bilgiler şöyle;
Öğrenci Evi Adresi: Gürcü Çiftlik Köyü Kubilay Sitesi-Düzce
(Öğrenci Evi Düzce Üniversitesi Konuralp (Beçi) Yerleşkesine 3.km.mesafededir)
Tel : (Ev)0 380 557 84 87
(iş) 0 380 524 63 11 (4 Hat)
Fax : 0 380 524 63 10
GSM : 0 532 303 06 41
Not: Öğrenci Evi 40 m2 (1+1) , Sobalı olup üç öğrenci rahatlıkla kalabilir.
Yeni döneme doğru, doğru strateji mi?
Beşiktaş JK Futbol Takımı’nın çifte şampiyonluğu yurdun dört bir yanında kutlanılmaya devam ediyor. Şampiyonluğun hemen ardından yaşanan anlamsız transfer kargaşası, sevinç gösterilerini sekteye uğratsa da, büyük Beşiktaş taraftarı bu olumsuz durumun üzerinde çok fazla durmadı. Perpa’dan, İznik’e, İskenderun’dan Ayvalık’a kadar birçok taraftar derneği şampiyonluğu doyasıya kutluyor. Yalnız, görüştüğümüz derneklerin ortak sıkıntısı Başkan Yıldırım Demirören’in derneklere olan ilgisizliği… Başkan’ın bu konuda biraz daha dikkatli olması gerekiyor. Yöneticiler derneklerin davetlerine icabet etse de, dernek üyeleri ve o ildeki Beşiktaşlılar kulüp başkanını şehirlerinde görmek istiyorlar… Biz elçilik görevimizi yapalım da, gerisini yine Başkan bilir.Hak, sahibine teslim edilmeli
Beşiktaş’ın önemli gündem maddelerinden bir tanesi de kaptanlık meselesi. Geriye dönüp baktığımızda tarihin hiçbir döneminde Beşiktaş’ın böyle bir sorunla karşı karşıya kalmadığını görürüz. Hakkı Yeten, Sanlı Sarıalioğlu, Samet Aybaba, Rıza Çalımbay, Mehmet Özdilek… İsimler hem Beşiktaş ile hem de kaptanlık ile özdeşleşmişlerdir. Geçen sezon başında yaşanan tatsız hadise, Beşiktaş’ta ilk kez kaptanlık meselesinin tartışılmaya başlanmasına neden oldu. Bant, sezon boyunca, bu göreve pek de layık olmayan, deplasmanların çoğuna gitmek istemeyen, Beşiktaş’ı Beşiktaş yapan değerleri tanımayan bir isme, Delgado’ya verilmişti. Görünen o ki, hatadan dönülüyor. Geçen yıl Mustafa Denizli’nin -yetkilerini aşarak- Denizlispor maçında İbrahim Üzülmez’in koluna taktığı bant, o kolda kalacak gibi duruyor. Yönetimin alacağı kararın doğrusu da budur. O bant İbrahimler’in hakkıdır. Ya Üzülmez, ya Toraman… Diğerleri sonra gelir… Yönetim en kısa zamanda hak edenin hakkını teslim etmelidir…
2010 sonrası
Beşiktaş, 2010 Ocak’ta 3 yıllığına yeni yönetimini seçecek. Camia konuyu çoktan tartışmaya başladı bile. “Aday çıkacak mı? Demirören’in listesinde kimler yer alacak? Borçlar ne olacak?” gibi tartışmalar kongre üyeleri ve taraftarlar arasında sık sık gündeme getiriliyor. Demirören yönetimi ise son birkaç yıldır uyguladığı stratejiyi sürdürüyor. Kulübün borcu her yıl ortalama 40- 50 milyon TL artmaya başladı. Borçlandırıp göz korkutma, 2010 sonrası ödenmek şartıyla yapılan anlaşmalar, ortaya çıkacak yeni isimlere karşı adeta püskürtme politikası gibi… Kapağımızda da bahsettiğimiz gibi, bu strateji Yıldırım Demirören’in penceresinden doğru bir strateji olabilir ama akıllara kazınması gereken bir şey var; 2010 kongresi asla 2007’deki şartlarda yapılmayacak…
Serencebey Gazetesi 42. sayısı Editör yazısı...
Dönüş
Tatil güzel, lüküs hayat güzel, çalışmadan tüketmek (arkası varsa) güzel, velhasıl kelam dünyadaki çakma cennet güzel... Ama bizim bunu 365 güne yayma şansımız yok maalesef, senede 1, bilemedin 2 hafta yapabiliyorsan ne ala... Bir rehavet, bir rehavet... Ne motive kalıyor, ne başka birşey... Bu süreçte hiç bir şey yazmadım. Okumam da minimum düzeyde oldu. Bugün Bismillah diyelim... Hem gazete, hem blog beklenti çok, tatilden gelmişim motive yok... Hadi hayırlısı:)
07 Ağustos 2009 Cuma
Burçak tarlası mübarek!
Hey maşallah... Dersin ki burçak tarlasında mübarek... Eh be başkan, bir laf vardır ya "Biz 40 kardeşiz, 40'ımız da birbirimizi biliriz" diye... Bu kupaları alan branşların durumunu çok iyi biliyorum. Neler çekiyorlar, ne haldeler... Futbolun dışındaki hiç bir branş ödemesini zamanında ve tam alamıyor. Futbolda ödediğin tazminatların kırıntıları bile bu çocuklara yeter... Paralarını alamayan o sporcular, hocalarının gayretiyle motive ediliyor ve kupaları alıyor. Sana da onların arasında poz vermek düşüyor. Hadi bakalım, durmak yok, yola devam!!!06 Ağustos 2009 Perşembe
....... .......... PFDK'sı. Bana da ver 3 maç....
Rüştü'nün cezasını 3 maç olarak açıkladılar. Yemin ediyorum insanı spordan, futboldan, stattan, herşeyden soğutuyorlar... Amacınız ne sizin ya? Neyin peşindesiniz... Şimdiye kadar el altından yapıyordunuz, şimdi iyice suyunu çıkardınız... Nedir bu korku, nedir bu tereddüt... Yani kimin verdiği "Söz" ile hareket ediyorsunuz? Başkalarının verdiği sözün, yerine gelmesi için BJK kıyımına mı başladınız? Söz verenler ve onlara yol açanlar için durumu özetleyen cümle şudur; "Yiyemeyeceğin ........ ...... yatma." Beni de küfürbaz ettiniz, ama size küfür yemek yakışıyor... Vallahi yakışıyor....Sen Terim'in oğlu musun?
Fatih Tekke, Fatih Terim'in kendisini neden A Milli Takım'a çağırmadığını bir türlü anlayamadığını söylüyor. "Beni bir daha Milli Takım'a çağırmasın ama lütfen sebebini açıklasın. Bileyim de özür dileyeyim" diyor, Fotomaç'a verdiği röportajda... Biz de biliyoruz, sen EURO 2008'de yer almayı hak ediyordun. Takımlarında oynamayan, sakat olan ya da sıradan futbolcular bile çağrıldı. Bu ortamda sen hayli hayli çağrılmalıydın. Biliyoruz ama bir yerden kaybediyorsun... Yalamıyorsun... Yalaman lazım. "Baba" demen lazım ama öyle cılız bir sesle değil... "Babaaaaaaaaaaaaaaaaa" diyeceksin ciğerlerin patlarcasına. El etek öpüp biat edeceksin, aksi takdirde, Türk futbolunu katledenlerin yanında seremen okunmaz...
Geç otur arkaya, sesin çıkmasın...
Baba, evden uzaklaştırma cezası verdi... Zor geldi tabi, dışarısı çetin. Oradan oraya oradan oraya sürüklenirsin maazallah... Demek ki ne yapacakmışsın, baba evinde biat edip sıcak çorbanı içip, sıcak yatağında yatacakmışsın... Şimdi evin kapısında dolanıyor Batuhan, mahsum bir vaziyette, başı önde içeri alınmayı bekliyor. Bekletmeyin, yeter ama... İnsan, eve girmek isteyen evladına kapıyı kilitler mi? verilen emeklere yazık değil mi? O çocukken, onunla ilgili kurulan hayallere yazık değil mi? Ne yaparsın, her evladın huyu suyu bir olmuyor işte. Bu da böyle bir çocuk... Günahıyla sevamıyla bu evin çocuğu... Açın kapıyı girsin. Kurda kuşa atmayn çocuğu... Sonra "Ah", "Tüh" fayda etmez...
önüm, arkam, sağım, solum reklamdır...

Moda tabirle, endüstriyel futbolda reklamların ve sponsorların önemi yadsınamaz. Yadsımıyoruz da… Yadsıdığımız şey, yeni formalarla çıkılan Catania maçında futbolcuların isimlerinin numaralarının altında olması, numaraların üstünün ise boş olması… Belki oralar birileri için ayrılmış… Akla hemen Ülker geliyor. Önce Galatasaray formasında gördük sırttaki Ülker yazısını, 4 yıl için 27 milyon avro gibi bir rakam verildiği söyleniyor Galatasaray’a… Sonra da Fenerbahçe formasının sırtında rastladık Ülker reklamına. Ücret olarak Galatasaray’dan aşağı kaldıklarını zannetmiyoruz. Peki Beşiktaş’ın ki neden boş? UEFA resmi Avrupa maçlarında bu reklama izin vermiyor, Catania maçı özel maçtı… Ha, Ülker ya da başka bir firma ile henüz anlaşma yapılmadı ise şampiyon takım olarak “Bak, benim de sırtım boş” iması mı yapılıyor. Yok değil, bir anlaşma yapıldıysa neden kimsenin haberi yok. Velhasıl kelam, rakiplerin 30 milyon avro gibi kazanç elde ettiği bir mecradan bir şey kazanacak mısınız, yoksa Beşiktaş forması kendine has sadeliğiyle mi bırakacaksınız. Ne yapacak iseniz, herkes çoktan yaptı… Haberiniz olsun…
05 Ağustos 2009 Çarşamba
Maçın anasını s..medin mi?
Rüştü PFDK'ya sevkediliyor. Yunus, vatozlarıyla birlikte rapor etmiş Rüştü'yü. Hitap şu; "Maçın anasını s...in" Yalan mı? Yunus maçı evinde izledikten sonra, yardımcılarını aramamış mıdır? "Ulan harbiden maçın anasını s..mişiz" diye. Ya da Rüştü bugün yolda rastlasa Yunus'a, "Maçın anasını s..medin mi?" diye sorsa, Yunus da vereceği cevapla PFDK'ya sevkedilir... Çünkü "...tim" demek zorunda, göz var izan var; Gerçi Yunus'ta ne arar Rüştü'deki adamlık...
04 Ağustos 2009 Salı
Madem endüstriyeliz, bari siyah beyaz olalım...
Maviyi laciverti eleştirdik, yerden yere vurduk, haklıydık da... Hatadan dönülmesi güzel ama yetersiz. Komple kaldırılması ve yalnızca Beşiktaş yazısı kalması tercihimizdir. Ama yiğidi öldür hakkını ver. Türk Telekomlu ve Beşiktaşlı kardeşimizin bu konudaki emekleri yadsınamaz. Madem endüstriyeliz, bari siyah beyaz olalım değil mi?
Neeeyyy! bidaha söyle hele... 300 milyon euro!

Lionel Messi'nin 150 milyon euro olan serbest kalma tazminatı 300 milyon euroya çıkartılmış... İbrahimoviç fiyatını 250 milyon euro diye açıklamıştı Barça... Bu nedenle Messi'nin fiyatını arttırdılar. En değerli oyuncuları ya... Maaşa zam da yapmışlar... 9,5 milyon euroya çıkmış yıllık ücreti. Demedi demeyin bu platini ya Laporta'ya ya da Perez'e çok pis dalacak, "Ulan siz müslüman değil misiniz?" diye... Gerçi yemin etseler başları ağrımaz, müslüman değiller ama ben bu rakamlardan sonra bu adamların insan olup olmadığından tereddüt etmeye başladım...
03 Ağustos 2009 Pazartesi
Bari lig başlasaydı!
Maça gidip gelmek tahmin ettiğim kadar zor olmadı... Stadın ilk yıllarında orada izlediğim Galatasaray - R. Sociedad maçını hatırlıyorum. Dağ taş demeden gece yarıları yürümüştüm. O günden bugüne gelinceye kadar dönem dönem Olimpiyat Stadı'na gittim. Her gittiğimde ulaşımın biraz daha rahatladığını gördüm. Şu günlerde metro çalışması devam ediyor. Sanırım önümüzdeki yıl her şey daha kolay olacak...30 Temmuz 2009 Perşembe
Hak, sahibine teslim edilmeli...
Beşiktaş’ın önemli gündem maddelerinden bir tanesi de kaptanlık meselesi. Geriye dönüp baktığımızda tarihin hiçbir döneminde Beşiktaş’ın böyle bir sorunla karşı karşıya kalmadığını görürüz. Hakkı Yeten, Sanlı Sarıalioğlu, Samet Aybaba, Rıza Çalımbay, Mehmet Özdilek… İsimler hem Beşiktaş ile hem de kaptanlık ile özdeşleşmişlerdir. Geçen sezon başında yaşanan tatsız hadise, Beşiktaş’ta ilk kez kaptanlık meselesinin tartışılmaya başlanmasına neden oldu. Bant, sezon boyunca, bu göreve pek de layık olmayan, deplasmanların çoğuna gitmek istemeyen, Beşiktaş’ı Beşiktaş yapan değerleri tanımayan bir isme, Delgado’ya verilmişti. Görünen o ki, hatadan dönülüyor. Geçen yıl Mustafa Denizli’nin -yetkilerini aşarak- Denizlispor maçında İbrahim Üzülmez’in koluna taktığı bant, o kolda kalacak gibi duruyor. Yönetimin alacağı kararın doğrusu da budur. O bant İbrahimler’in hakkıdır. Ya Üzülmez, ya Toraman… Diğerleri sonra gelir… Yönetim en kısa zamanda hak edenin hakkını teslim etmelidir…Sevdiğimden değil, hakkı olduğunu düşündüğümden:)
29 Temmuz 2009 Çarşamba
The legend is back...

Michael Schumacher'in 21-23 Ağustos tarihlerinde yapılacak İspanya Grand Prix'sinde yeniden pistlere dönmesi bekleniyor. Ortada özel bir durum var. O'nu izleyen nesli şanslı diye tanımlardım. Gerekçesi çok üzücü oldu ama ortada bir gerçek var; Schumacher'i yeniden izleyeceğiz... Felipe'ye ne kadar üzüldüysem, Efsanenin dönüşüne o kadar sevindim...
Mazlum'u getirin bana...

Erken başladık Bülent Uygun'u dövmeye... Ya da kendisi erken dayak yemeye başladı. Demedi demeyin, bu sezonun mazlumu olur Uygun... Sivasspor'un maçlarından sonra "Mazlumu getirin bana, mazluuumm" nidalarıyla, basının, Sivaslılar'ın, futbol camiasının önüne getirilecek ilk isimdir... Ama ne demiş bilirkişiler, cehennemde ateş yoktur, giden kendi ateşini götürür diye... Aynen o hesap, hakettin sen bunu be Mazlum...
27 Temmuz 2009 Pazartesi
Kapalı'nın tavanı
Kapalı’nın müdavimleri bilirler, o çatının altında olmak bambaşka bir duygudur. Loca alacak kadar zengin olsa da bir Beşiktaşlı, Kapalı’nın tadını bir kez aldığı zaman ne yapsan koparamazsın o tribünden. İnönü’nün kalbidir Kapalı… Rakiplerle rekabet ve Avrupa’da başarılı olmak adına! gözün gördüğü yere sponsor, reklam vs. almak moda oldu ya, Kapalı da bundan nasibini aldı. Bu sezon Kapalı’da maç izleyecekler, kafalarını kaldırdıklarında Beşiktaş yazısıyla değil, Türk Telekom yazısıyla karşılaşacaklar. Hem de boydan boya, hem de mas mavi, hem de laciverti içinde… Dedik ya, karşı değiliz sponsora, reklama ama her şeyin bir yolu yordamı, örfü, âdeti vardır değil mi? Oldu mu şimdi Kapalı’ya mavi, oldu mu şimdi Kapalı’ya lacivert? Madem bu büyük kulübe sponsor olmak istiyorsun, markanın rengini ona göre uyduracaksın İnönü’ye, hele Kapalı’da yer alacaksan. Ama kabahat siz de değil, bu anlaşmaları bu şartlarda imzalayanda…
24 Temmuz 2009 Cuma
O, Beşiktaş'ın şehididir...

1933 yılında Rize’de doğdu. Babası Nazmi Bey Şeref Bey'in yakın dostuydu. Spora Beşiktaş Kulübü’nde başladı. 1945-1948 yılları arasında Beşiktaş Kulübü’nde yüzmeyle ilgilendi ve başarılı sonuçlar elde etti. Spor yaşamının bitiminde çok sevdiği kulübüne yönetici olarak hizmet verdi. Beşiktaş Kulübü’nde görev yaptığı dönemde yapıcı ve temele dönük çabaları ile iz bıraktı. Siyah-beyazlı kulüpte iki yıl genel kaptanlık görevini üstlendi. Futbolda alt yapı çalışmalarını önemsedi. Başarılı yöneticilerden biri olarak kabul edildi. Takımın kamp yapmak için davet edildiği yerin uygun olup olmadığını incelemek için çıktığı seyahatten dönemedi. Elim bir trafik kazası onu ailesinden ve Beşiktaş’tan aldı. Bugün Fulya’da bulunan ve ismini taşıyan kamp tesisini yapmak için söz verip büyük bir kısmının inşaatına tamamlamıştı. Bitirmeye ömrü yetmedi. Söz verdiği ama yarım kalan bu işi ebediyete intikalinden sonra ailesi tamamladı.
Tıpkı Şeref Bey gibi o da Beşiktaş için canını verdi. Şeref Bey Onur Ödülü sahibi rahmetli Şan Ökten'i vefatının 22. yıldönümünde saygıyla anıyoruz...
*Fotoğraf: medyaspor
20 Temmuz 2009 Pazartesi
Mekanın cennet olsun Vedat Abi...

Aramızdan ayrıldı Vedat Okyar... Ne desek boş... Sayılı nefes... Vakit dolduğu zaman kalamıyorsun işte. Çok Acı, içini yakıyor adamın... Kelimeler kifayetsiz kalıyor...
Maçlardan birinde, hakemin tartışmalı bir pozisyon sonrasında yanına gidip “Tekme attın mı?” diye sorması üzerine, “Evet” diye cevap vererek sahayı terk etmek zorunda kalmasının açıklamasını şöyle yapardı Vedat Abi: “Hakeme Beşiktaş formasıyla yalan mı söyleyecektim utanmadan?”...
Mekanın cennet olsun güzel abimiz...
İstikrar abidesi!
Bülent Uygun, Sivasspor’dan iki oyuncuya kırmızı kart gösteren hakem Blom’a ‘Embesil’ diyerek meseleyi çözdü.Bülent Uygun istikrarını koruyor... Takıma gelen giden 3-5 atsa da Bülent kendinden, kişilğinden, kontrolsüz ifadelerinden hiç bir şey kaybetmemiş... Bu noktadaki istikrarı takdire şayan! Böyle devam et hocam, devre arasında tası tarağı toplamaya başlarsın gibime geliyor...
17 Temmuz 2009 Cuma
Özür dilerim sayın başkan!
1 Tonluk Yumruk; Mike Tyson

Babalarımız gibi biz de onu konuşuyoruz. Belki çocuklarımız da onu konuşacak. Şunu da biliyoruz ki bizi onun kadar heyecanlandıran biri daha ringlere çıkmayacak.
Mike Tyson ya da 1991 yılında ABD Güzellik Kraliçesi’ne tecavüz ettiği gerekçesiyle girdiği hapishane Müslüman olarak aldığı ismi ile Malik Abdulaziz… Bu olay Mike Tyson’un skandallar zincirinin ilk ve en önemli halkasıydı. Oysa rüya, 1985 yılında yaptığı ilk profesyonel maçında rakibini 1. raundun 8. saniyesinde nakavtla yenmesiyle başlamıştı. Kariyeri boyunca çıktığı 58 maçın (2 bitmeyen müsabaka) 44’ü nakavt olmak üzere 50’sini kazanmıştı Tyson. Muhammed Ali’den sonra boks dünyasının en fazla konuşulan ismi oldu. Belki onun kadar güçlü ve seriydi ama asla onun kadar disiplinli olamadı. Boks kariyeri sayısız başarılara dolu olan Tyson, hayatta, ringlerdeki gibi başarılı değildi.
Çetelerin arasından… Brooklyn’nın varoşlarında hayata gözlerini açan Mike Tyson’ın günün birinde, “Tüm Zamanların En Genç Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu” olacağını kim bilebilirdi ki? Brooklyn’de zor bir çocukluk yaşayan Tyson’ın gençliği de okuldan çok, çetelerin arasında kavga - dövüşle ve dolayısıyla hapishanelerde geçti. 13 yaşına geldiğinde 38 kere tutuklanmış bir çocuktu... sonrasında gittiği okulda Bobby Stewart isimli eski bir boksörün Tyson’daki potansiyeli görmesi ve sonrasında onun için bir baba gibi olacak olan Cus D'amato ile tanıştırması yıllarca sürecek bir rüyanın ilk dakikalarıydı. 1985 yılında, Hector Mercedes'i ilk rauntta nakavt ederek, profesyonelliğe adım atan Mike Tyson, o yıl gerçekleştirdiği 15 profesyonel karşılaşmanın tümünde nakavtla galip geldi ve bu sonuca sadece 22 raunt dövüşerek ulaştı. 20 yaşındaki bir profesyonel için muhteşem bir başlangıçtı bu.
En genç şampiyon
Zorlu bir seriden sonra nihayet 22 Kasım 1986 tarihinde, Muhammed Ali'nin kariyerini sonlandıran Trevor Berbick’i, ikinci rauntta yenerek tüm zamanların en genç dünya ağır sıklet boks şampiyonu unvanını aldı. 22 yaşına geldiğinde dünyanın en büyük boksörleri arasındaki yerini almıştı bile. Aradan sadece üç ay geçtikten sonra Tyson, James “Bonecrusher” Smith karşısında 12 rauntluk bir maçta, altın kemeri savunmak zorunda kaldı. Pinklon Thomas’a karşı yaptığı unvan maçında da rakibini 6 raunt sonra nakavt ile yendi. 1987’nin ağustos ayında, Tony Tucker ile yaptığı maçın sonunda aldığı puanlar, Tyson’ın “tartışmasız dünyanın en büyük şampiyonu” olmasını sağladı. Artık “yenilmez” ilan edilmişti, her meydan okumayı kabul ediyor ve Altstar Larry Holmes, Dünya Şampiyonu Michael Spinks veya Olimpiyat Şampiyonu Tyrell Biggs gibi gerçekten de güçlü olan isimleri ringlere gömüyordu.
Saha dışı etkenler yüzünden…1991’e kadar yaptığı 36 maçın tamamını kazanan Tyson, ilk mağlubiyetle Buster Douqlas ile yaptığı karşılaşmada tanıştı. Her ne kadar çeşitli nedenler öne sürülse de yenilginin asıl nedeni, Tyson’ın aile hayatındaki karmaşanın onu kötü etkilemesiydi. Üstüne üstlük manevi babası ve antrenörü Cus D’Amato’yu kaybetmesi de Mike’ı iyice yıkmıştı. Kötü bir dönem geçiren ve ringlerde almadığı darbeleri hayatta alan Tyson, eski başarılı günlerine dönebilmek için var gücüyle çalışmaya başladı. Henry Tillman, Alex Stewart ve iki defa da Donovan Duddock karşısında başarı kazandı. Şimdi sırada Evander Holyfield vardı. Ancak bu maçtan kısa bir süre önce Tyson’ın başı yasayla derde girdi...
Hapishanede İslam dinini kabul eden Tyson, 19 ağustos 1995 tarihinde, ringlere geri dönüşünü kutladı. Peter mcneeley ile yaptığı karşılaşma, mcneeley’nin yenilgisiyle sona erdi. 16 Mart 1996 tarihinde Dünya Şampiyonu Frank Bruno’ya unvan maçı için meydan okuyan Tyson, bu muhteşem maçta, 3. raundun sonunda İngiliz rakibini yere serdi.
Kısa bir süre sonra, Dünya Şampiyonu Bruce Seldon’u da daha ilk rauntta yere indiren Tyson, bu maçın sonunda Dünya Şampiyonu olmanın haklı gururunu yaşıyordu.
Büyü bozulmuştu bir kere… Mike Tyson, 9 Kasım 1996 tarihinde diğer bir efsane olan Evander Holyfıeld’le karşılaştı. Bu maçta 11. raunda kadar dayanan Holyfıeld, teknik nakavtla maçı kazandı. Rövanş maçı 28 Kasım 1997’de dövüşüldü. Maçın 3. raundunda Tyson rakibinin kulağını ısırdı ve oyun dışı bırakıldı. Verilen ceza nedeniyle bir süre bokstan uzak kalan Tyson bir daha asla eski formunu yakalayamadı.
Bundan sonra her şey daha da kötüye gitti. Frans Botha’ya karşı yaptığı maçta Tyson, rakibinin kolunu kırmaya çalıştı. Orlin Norris ile yaptığı maçta ise gonk sesinden sonra rakibini yere serdi. Lou Savarese’e karşı yaptığı karşılaşmada da hakemi iterek, rakibini dövmeye yeltendi. Artık ringlerde kendini kontrol edemiyordu...
“Artık bitti…”11 Haziran 2005 akşamı Washington MCI Center’da, İrlanda kökenli Kevin Mcbride ile karşılaşan Tyson, maçın 7. raunduna çıkmayacağını açıkladı ve böylece 58. Profesyonel karşılaşmasında 6. yenilgisini almış oldu. Dünya boks klasmanında herhangi bir yeri olmayan Mcbride ile sırf borçlarını kapatabilmek için dövüşen ve bunu da itiraf eden eski şampiyon, bu son maçından 5 milyon dolara yakın bir para elde etti. İrlandalı rakibi ise 150 bin dolarla yetinmek zorunda kaldı. Maçtan sonra, “Artık bitti. Olaya kalbimle yaklaşamıyorum. Böyle yaparak, çok sevdiğim boks sporunu kirletmek istemiyorum. Hayatıma başka türlü bir şekil vermenin zamanı geldi, artık çocuklarıyla ilgilenen bir baba olmalıyım" diyen Tyson’un bu sözleri, şaşkınlık yaratmadı. Aksine, bu kararı çok daha önce vermesi bekleniyordu...
Herkes için çok önemli
Birçok platformda onun için yapılan yorumlardan bazılarına göz atarsanız, insanlığın gözündeki değerini bir nebze anlamış olursunuz… Bugün birçok boksör tekniği ile fiziği ile Mike Tyson’a benzetiliyor, WBA kemerini kazanan Ruslan Chagaev için Beyaz Tyson deniyor, boksörler omuzlarına Mike Tyson dövmesi yaptırıyor. Onun hayranları o kadar çok ki boksu bıraktıktan sonra yaptığı antrenmanları bile binlerce kişi seyrediyor. Manchester United’ın yıldız futbolcusu Cristiano Ronaldo en büyük hayalinin Mike Tyson ile tanışmak olduğunu söylüyor. Onu izleme şansı bulamamış yeni jenerasyon, bugün onun hakkında söylenenleri İnternet’ten okuyor ve sadece birkaç dakika sürebilen maçları yine İnternet’ten izleyebiliyor. Tyson’un, sabahın 4’ünde yapacağı maçları izlemek için, uyumadan önce babalarımıza “Beni de uyandır tamam mı?” diyen, 30’lu yaşlardaki son nesil olarak, kendimizi şanslı addediyoruz. O, bugün ringden inmiş olmasına rağmen kimilerine göre, 1 tonluk yumruğu ile boksun gelmiş geçmiş en büyük yıldızı…
Ergin Aslan


2-0.jpg)









M.United



